Hace Nasreddin

Muzip Ejder Hace Nasreddin
fıkralarının ardındaki
“gerçek!”



Hoca ayıtdı: “İmdi su’alünüz nedür? Söylenüz!” dedi.
Biri evvela ileri gelüp hemandem ayıtdı:
“Dünyanın ortası evvela nedür?”
Hoca hemandem eşeğinden inüp elindeki asa ile ileri gelüp
eşeğin önine geldi; dahı eşeğün ön ayağın gösterüp ayıtdı:
“İşte dünyanın ortalığı eşeğün ön ayağın durduğı yerdedür.” dedi.
Keşiş ayıtdı: “Neden ma’lum?” Hoca ayıtdı: “Eğer i’tikad etmezsen
işte şol elümdeki ‘asa ile bu aradan dünyanun bir ucuna ölç; ve sonra
bir ucuna dahi ölç. Eğer eksük gelürse ana göre söyle.” dedi.
Hoca’dan keşiş bu sözi işidicek aydur: “Hiç bu dedüğün üzere
ölçülmek kabil midür?”
Hoca aydur: “Ya hiç dünyanın ortasın bilmek kabil midür?” dedi.
                                    Eski kaynaklardan aktaran: Pertev Naili Boratav



Önsöz niyetine

   ‘Kazan doğurdu’ fıkrasını ilk kez, ilkokul birinci sınıftayken bir arkadaşımdan dinlemiştim. Hoca, ilk günkü gibi belleğimde. Çiçek ve rutubet kokularının birbirine karıştığı loş bir koridorda yürüyen yaşlı ama dinç bir adam. Kırlaşmış kısacık sakalı ve güleç yüzüyle o kadar gerçekti ki, her an başını çevirip beni görebilirdi. Hemen sağında, üç adım kadar gerisinde, zamanın ve mekanın ötesinde bir yerde nefesimi tutmuş onu seyrediyordum. Koridorun sonundaki ağır ahşap kapı ısrarla yumruklanıyordu. Kapıdan içeriye sızan sırnaşık gümbürtü, ağaçkakanlara özenircesine sıklaştığı anlarda bile,  kapının kalın ceviz gövdesini geçmekte zorlanıp boğuluyor, koridorun huzurunu bozamayı başaramıyordu. Aydınlık yüzlü yuvarlak göbekli adam, ayağındaki deri terlikleri sürüyerek hiç acele etmeden gelip, kapının önünde durdu. Demir sürgüyü kararlı bir şakırtıyla yana doğru çekti. Gümbürtü hemen son buldu. Derin bir sessizlik oldu. Hoca kocaman kapıyı, yaşından beklenmeyecek çevik bir hareketle açınca koridor ışığa kesti.
   Kapıda silüeti beliren topalak adam, ışığın önünü karabulutlar gibi kesmiş, eşiğin bir adım gerisinde duruyordu. Şile bezini andıran kaba kumaştan koyu haki bir cübbe giymişti. Kendi karanlığının içinde eriyip belirginliğini yitirse de, ince uzun asık suratının öfkeli çizgileri gizlenemeyecek kadar keskindi. Pırıldayan kocaman kara gözleriyle Hoca’yı tepeden tırnağa küçümseyerek süzdü. Fıkrada ne konuştuklarını herkes biliyor. Ben size fıkrada anlatılmayanlardan bahsetmek istiyorum!
   Hoca, küçük bir namaz takkesi takmış, kapıyı tutan kalın parmaklı eli şehirliler gibi nasırsızdı. Yakasız beyaz mintanı da, kaba kumaştan dikilmiş uçuk yeşil cübbesi gibi kırışışıksız ve tertemizdi. Kapıdaki adamın önünde, ev sahibi alçakgönüllülüğüyle, hafif öne doğru eğik duruyordu. Gün ışığıyla iyice aydınlanan yüzündeki huzurlu neşe hemen dikkati çekiyordu. Tepesi pembe yuvarlak burnu, onu olduğundan daha genç ve çocuksu gösteriyor, ileri yaşına rağmen büyük bir canlılığa sahip olduğu, fıldır fıldır gözlerinden belli oluyordu. Adama değil, bahçeye bakarmış gibi bir hali vardı, ya da benim bulunduğum yerden öyle görünüyordu.
   Her canlıyı yaşam sevinciyle dolduracak kadar yoğun bir çiçek kokusu, bahar serinliğiyle birlikte içeriye esince, koridora sinmiş o güzel kokunun bahçeden geldiğini anladım. Kokuyu içime çekerken, gözüm yeniden kapıdaki adama takıldı. Dışarısı ne kadar aydınlıksa, adam da o kadar karanlıktı. Sadece bir kısmını görebildiğim bahçedeki taze bahar yeşili, rüzgarda dans ederek uyumlu salınımlarla dalgalandı. Dışarıda, benim yaptığım suluboya resimlerdeki gibi tek bir gölge bile görünmüyordu. Yeşilin çeşitli tonları arasından kıpkırmızı gelincikler gözkırpıyor, birkaç dalını görebildiğim kiraz ağacının bembeyaz çiçeklerle kaplı dallarından tek tük konfetiler uçuşuyordu. Evet, mevsim Nisan olmalıydı.
   Kapıdaki keçi sakallı adam gergindi. Bir eli belinde diğer eli yüzünde, Hoca’ya dik dik bakarken mütemadiyen sakalıyla oynuyordu. Siyah keçe küllahının etrafına doladığı keten kumaşın serbest ucu, omuzuna kadar iniyor, yüzünü olduğundan daha uzun gösteriyordu.
   Hoca, adamın sözlerini sonuna kadar en ufak bir sabırsızlık belirtisi göstermeden dinledi. Sözlerinin üzerine basa basa konuşan karanlık zatın sakalı, şişirdiği göğsünü dövüp durdu. Neden sonra Hoca, sağ elini dua eder gibi açarak üzgün olduğunu belirten bir hareketi yaptı. Karanlık adam buna iyice sinirlendi. Kızgın boğalar gibi burnundan soluyordu. İki elini arkasında kavuşturdu. Kara keçi sakalı, Hoca’yı nişan alacak şekilde havalanıp, bir an durakladı. Belli ki aklının köşe bucağında, Hoca'ya söylemek için sakladığı sözlerinin arasından en etkili olanını arıyordu. Kocaman gözleri çakmak çakmaktı.
   Hoca dimdik doğruldu. Yumuşak ama net bir ses tonuyla konuştu.
   “Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun be adam.”
   Adamın yüzündeki kibir, şaşkınlığa dönüşüp öylece donup kaldı. Göğsü, hava kaçıran balonlar gibi söndü. Ağır bahçe kapısı, acımasız bir kesinlikle yavaş yavaş adamın yüzüne kapanırken ben gülmeye başladım.
   İşte bu an, hiç unutamadığım, koptuğum ve takılmış plak gibi durmadan kıkırdadığım andı... Hoca o kadar gerçekti ki, onu asla unutmadım -tabii illet komşusunun şaşkın halini de (ama bana fıkrayı anlatan sınıf arkadaşımı hiç hatırlamıyorum. Kimdi, bilmiyorum). O zaman ben, Atatürk ilkokuluna kayıtsız devam eden en küçük birinci sınıf talebesiydim. Olayın ardından, hızlandırılmış bir ‘kurs’la Hoca’nın diğer fıkralarını da öğrenip O’nun sıkı bir hayranı oldum tabii.
   Gördüğüm Hoca, altı yıllık hayatım boyuca tanıdığım hiçbir hocaya benzemiyordu. Beni vapurda hikaye kitabı okurken ‘keşfeden’ ve babamı ikna edip vaktinden önce ilkokul cenderesine girmeme sebep olan ilk öğretmenim Sabri Hoca, İngiliz centilmenlerine benzeyen ciddi babacan bir adamdı. Fıkradaki Hoca’yla hiç alakası yoktu. Hoca’dan sekizyüz yıl kadar genç olmasına rağmen Sabri Hoca, bence okul çıkışında kendimi dar attığım bizim mahalledeki meyve bahçesinin bütün kaplumbağalarından daha yaşlıydı. 1960’lı yılların Karamürsel’inde Sabri Hoca, eski entelektüeller gibi tel çerçeveli gözlük takar, bedenine kalıp gibi oturan kahverengi ceketler giyer, koyu renk ince kravatlar takardı. Ciddi ve düzgün hatlara sahip sinekkaydı traşlı yüzünün güldüğünü hiç görmedim. Saygı uyandıran otoriter hali dışında, onda enteresan bulduğum ‘Hoca bir yan’ yoktu. Her öğretmen gibiydi. Belki diğer öğretmenlerden daha iyiydi -o kadar. Okula gitmeden önce öğendiğim harfleri, sayıları, bir de ondan ‘öğrenmek’ sıkıcıydı. Buna ufak bir itiraz belirtisi gösterince de kulağıma yapışmıştı! Sevdiğim resim dersi, müzik dersi, yaprak kolleksiyonu için Hacı’nın bizim mahalledeki uçsuz bucaksız meyva bahçesinde yaprak toplamalar falan bir yana... Benim o günlerde merak ettiğim asıl konu, “Nasrettin Hoca gibi” komik öğretmenlerin hangi okulda ders verdikleriydi. Eh bizim Atatürk İlkokulu’nda O’nun gibi ‘örtmen’ yoktu... Sınıfta bir ciddiyet, bir ciddiyet, Sabri Hoca gelince ‘rap’ diye ayağa kalkmalar, ‘oturun’ deyince ‘rap’ diye oturmalar, mecburen sessiz durmalar, süt tozu, tebeşir tozu, sıra tozu, saçma sapan ev ödevleri, kısacası bir lüzumsuz hengamedir gidiyordu. Sabri Hoca da, dersler de ilginç değildi. Ders kitaplarında ne Don Kişot, ne Robinson, ne de Liliput sakinleri vardı. Üstelik Teksas-Tommiks de yasaktı. Duvar gibi ciddi Sabri Hoca’nın ‘sayesinde’, okulda ‘okumaktan’, okumaya vakit bulamamak halinden muzdariptim.
   Fıkralardaki Hoca gibi birinin talebesi olmak nasıl bir şeydi?
   Kapıdaki o karanlık suratsız adamla konuşan Hoca, ne bizim okuldaki hocalara, ne Ortaokulun din dersi hocalarına, ne de Kur’an kursu hocalarına benziyordu. Onda, tarif edemediğim bir derinlik, ışıltılı bir karizma, merak uyandıran bir gizem vardı. İlk kez koridorunu gördüğüm evinde, bizim evimizdekinden daha büyük bir kütüphanesi olduğundan emindim. Nasıl kitaplar okuyordu acaba? Okurken babam gibi satırların altını çiziyor muydu? Din dersinden başka ne dersleri veriyordu? Belki komik bir tür ‘Hayat Bilgisi’ öğretiyor, eğlenceli bir zıpzıp ‘Matematiği’ anlatıp, fasulyelerle gülünç sözcükler yazdırıyordu. Talebelerine komiklik yapıyor muydu? Talebelerini güldürerek toplama-çıkarma yapmayı öğreten bir öğretmen... Bunun hayali bile güzeldi!
   Hace Nasreddin gibi kişilerin asla ciddiye alınmadığı, kendilerine asla yer bulamadığı günümüz eğitim sisteminde, başından itibaren önce ‘ciddi’ olmayı öğreniyorsunuz. “Disiplin” ile başlayan ve kargadan başka kuş, maddeden başka gerçeklik tanımayan pozitivist rasyonel bir ciddiyetin içinde büyüyorsunuz ve bir yerden sonra siz de Hace Nasreddin gibileri ciddiye almamaya başlıyorsunuz. Hoca’nın adını siz de, okul ve üniversite gibi kavramlarla asla biraraya getirmeyenlerden oluyorsunuz. Çocukluk çağınızın naif fıkra kahramanı saydığınız gayrıciddi Hoca’yı, ciddi akademik ve entelektüel dünyanın tamamen dışında sayıyorsunuz. ‘Hem zaten yaşayıp yaşamadığı bile tartışmalıymış’ noktasına vardığınızda, onu inkar etmiş de oluyorsunuz. Herşeye rağmen gerçek şu:
   Hace Nasreddin yaşıyor. Hem de sekizyüz küsür yıldır!..
   Hoca, Fıkralardaki kimliğiyle, çok eski aykırı bir mistik geleneğin ve gülmecenin Anadolu’daki temsilcisi, fıkralarötesi kimliğiyle de -Ortaçağ uzmanlarına göre- Anadolu’daki Moğol işgaline karşı mücadele eden bilge bir alim. Bugünün diliyle ifade edecek olursak, diğer kimliğiyle Ahilerin piri Hace Nasreddin El Hoyi, hem kendi çağının hem de günümüzün, halka çok yakın duran önemli popüler entelektüellerinden biri. Muzip kimliğiyle modern dünyanın duygudan soyutlanmış rasyonel kalıplarına sığmadığı için, bugünün bir numaralı bilgelik alanı sayılan ‘bilim dünyası’nın tamamen dışında tutuluyor. Hoca’nın 'Muzip bilge' tarzını benimseyenler, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar süren ilk modernleşme dönemi süresince dünyanın çeşitli üniversitelerinde ve entelektüel hayatta -kısıtlı da olsa- yer bulabiliyorlardı. Savaş sonrasının liberalizm ve sosyalizm devrinde o hayattan tamamen dışlandılar. Neyzen Tevfik bu geleneğin son temsilcilerinden biri olmalı. Sistem eleştirisinin sona erdiği neoliberalizm devrinde, içinde varoldukları yaşam alanıyla birlikte 1980'li yıllarda ortadan kaldırıldılar. Aziz Nesin’e yetişen bizler, şanslı sayılırız.
   Eğitime adeta tapan koyu pozitivist anlayışa göre, fıkralardaki Hoca’nın, bugünün profesörlerine denk sayılabilmesi için, belli akademik şartları yerine getirmesi gerekir! Mesela en azından yazılı birkaç eseri olmalıdır -değil mi? Gerçi Ahi Evran'ın yazılı eserleri de vardır. Ama muzip Hoca gibi hiçbir şey ‘yazmamış’ sayılan gayrıciddi biri, kendini sürekli gülünç durumlara düşürdüğü halde nasıl olur da sekizyüz yıl boyunca, üç kıtada bu kadar çok sevilip sayılabilir?!
   Soruyu galiba başka türlü sormak gerek. “Bu Hoca nasıl bir hocadır ki, modern alemin saygın üniversite hocaları profesörlerden ve rasyonel entelektüellerin hepsinden daha kalıcı ve daha saygın olabilmiştir?” Kişilerin değerini reytingle, tirajla, eğitim sonucu edinilmiş akademik titrle ölçmeye meyilli medyatik dünyanın yanıtlaması gereken bir soru.



Hace Nasreddin ile kızılcık deneyimi

   Abdest alan Hoca, ibrikten ellerine su döken talebesine,
   “Git bi’ bak bakalım evladım, dışarıdaki bu harala gürele de neymiş" dedi.
   Onbeşindeki genc talebe, Hocayı selamlayıp keçe küllahını geriye doğru ittikten sonra zıpkın gibi fırladı dışarıya.
   Neden sonra, nefes nefese döndü. Öyle yorgundu ki, neredeyse düşüp bayılacak haldeydi. Dışarıdaki sesler de kesilmişti -ki, sinek uçsa duyula!..
   “Ne oldu ulan hayta. Seni kapı önüne gönderdim, Konya’ya değil. Moğol uğrusu mı takıldı peşine, bu ne hal?!..”
   “Hocam dışarıda... iki Hoca var... onlara bi’ derviş bi’ soru sormuş... onlar da birbirine... zıt iki farklı... cevap vermiş oldukları için... birbirlerine düşmüşler... Soruyu senin huzurunda... senin hakemliğinde... cevaplamak isterlermiş.”
   “Sen bana şuradan kızılcık sopamı ver hele!.. Çağır gelsinler!..”
   “Komik Hafız... adamları içeri... almıyor ki Hocam... Soruyu soran... dervişten başkasını... içeri komam diyor.”
   “O niye ki?!”
   “Adamlara... ‘Biz bu hikayeyi anlattık... Hoca sizi zaten... başından savacak...’ der durur.”
“Ha tabii ya!.. ‘Sen de haklısın, sen de haklısın hikayesi...’ Bu koca kulaklı Hafız, neden beni benden daha iyi bilmeye kalkar ki?!.. Sen bana öbür kızılcık sopamı ver hele, o daha iyi kabartır!.. Hah onu!..”
   Hoca ayağa kalktı. Kızılcık sopasını havada bir-iki kere savurup vızıltısını dinledi.
   “Ne o?.. Dışardakilerin sesleri solukları niye kesildi?!..”
   Talebe susup başını eğdi. Hızlı hızlı solumaya devam etmekteydi.
   Hoca talebesine dikkatle baktı. Çocuk birşey söylemek istiyor ama cesaret edemiyordu.
   Elinde kızılcık sopası, jimnastik hareketlerine benzer hareketler yapan Hoca, göbekli vücudunu iyice esnetti. Sopayla vurma antrenmanlarına girişti. Sopa havada vızıldayıp durdu.
   “Hamlaştık yahu!..” dedi. “Bu Komik Hafıza da ne zamandır sopa atmamıştım. Çağır bakalım.”
   Talebe tam dışarı fırlayacaktı ki...
   “Dur bakalım evlat!..” der Hoca. “Sen niye böyle soluk soluğasın, de hele.”
   “Hocam... ben dışarı çıktım...”
   “Allah kolaylık versin evladım... Eee, sonra?”
   “Baktım... Komik Hafız... dışarıda.”
   “Ha bak ben bunu tahmin edemezdim işte... Demek dışarıda!.. Vay vay vay... Sadede gel.”
   “Hocalardan... biri sağında... diğeri solunda...”
   “Derviş de ortasında mı şey gibi?!.. Eee?!..”
   “Derviş on adım geride... bahçenin ortasındaki... taşın üzerinde.”
   “Saksağan mı bu?!.. Eee?!”
   “Hem uzak... hem yakın...”
   “Güzel... O nasıl oluyo’ öyle?! Bak bu da benim hakkımda millete anlattığınız o abuk hikayelerden biriyse, seni de marizlerim -ona göre!..”
   “Yok Hocam değil... Komik Hafız... Hocaları dinledikten sonra... birşey anlamadı... bana... ‘Git bir de... şu dervişin ahvalini sor’... dedi... beni ona gönderdi...”
   “Sen de adama yaklaşamadın.”
   Talebe hayretle Hocaya baktı.
   “Evet Hocam!.. On adım gittim, baktım... derviş gene... on adım uzakta.... Gittim gittim gittim... Gene on adım uzakta... Bu sefer adama doğru... koştum... koştum koştum... gene eremedim... Sonra döndüm geldim.”
   “Eremedin?!..”
   “Eremedim...”
   “Hmm!.. Diğer üçü de mel mel baktılar öyleyse?!”
   “Evet Hocam!..”
   “Eremediler?..”
   “Onlar benim halimi görünce... dervişe birşey... söylemeye bile... erindiler.... Şimdi sustular... senin hikmetin beklerler...”
   Hoca sopayı salladı!..
   “Çok beklerler. Su içsinler, korkuya iyi gelir.”
   Talebe gene önüne bakmaktaydı.
   “Derviş sana birşey dedi mi?!”
   “Dedi Hocam!”
   “Ne dedi?!..”
   “Sen sor, o bilir dedi.”
   “E sen de sor o zaman.”
   “Ne sorayım... bilmem ki Hocam!..”
   “Sormaya cesaret edemezsen nereden bileceksin, nasıl ereceksin, a benim toy, köse oğlum!”
   Talebe düşündü, düşündükçe sakinleşti.
   “Ben şimdi... taşıyamayacağım kadar büyük sırlara vakıf olmak üzere olduğumu bilsem... gene de sormalı mıyım Hocam?”
   “Çık dışarı ona tasalanmamasını, gönlünü hoş tutmasını söyle. Onun taşıyamayacağı kadar büyük sırların kapısını ona açacak Olan, vakıf olacaklarını taşıma kuvvetini de verecektir...”
   Talebe bir süre sessizce durdu. Sonra endişeyle,
   “Ama... yanına varamıyorum ki Hocam!” dedi.
   “Kendinin yanına erdin, onun yanına da ereceksin. Git hadi...”
   Talebe odadan çıkarken Hoca kızılcık sopasını havada şöyle bir savurdu. Sopa havada tiz bir ıslık çaldı.
   “Hafız’la o iki hocayı hemen içeri yolla!.. Bu kadar sessizlik onlara göre değil. Marizleyesim var ipsizleri!..”


Hace Nasreddin'in Moğol ziyaretçisi

Yagyu Munenori’ye

   Hoca, taş bir teras üzerinde duran tek katlı kerpiç evinin kapısından sallana sallana dışarıya çıktı. Sabah çorbasını yeni içmiş talebelerinden üçü, kalın bahçe duvarının üzerine oturmuş hoşbeş ediyorlardı. Hoca’yı görmediler. Su taşıyan diğer talebeler durup selam verdiler, sonra ellerindeki testilerle, talebelerin kaldığı taş eve doğru yürüdüler. Atları kaşağılayan yeni talebeler de aralarında şakalamayı kestiler. Sabah serinliğinin yerini gün sıcağı almak üzereydi ve öbek öbek devasa beyaz bulutlar, Konya ovasının üzerine pamuk dağları gibi yayılıp oturmuştu.
   Hoca, taş terasın üzerinde durdu ve gözlerini kısarak meyva ağaçlarının arasından ovaya baktı. Uzaklardan beliren toz bulutunu seyretti. Bulut onlara doğru döndü. Dörtnala gelen atların uğultusu da duyulduğunda, talebeler iyice hareketlenmişlerdi. Duvarın üzerinde oturanlar ayağa kalktılar ve buluta dikkat kesildiler. En kabaca olanları bahçedeki talebelere dönüp bağırdı.
   “On-oniki kişi varlar.”
   “Sen gel bakayım buraya” dedi Hoca.
   Onaltı yaşındaki çocuk duvardan atlayıp Hoca’nın yanına geldi.
   Dışarıdaki köylüler, bağrış çığrış evlerine kaçıştılar. Sokaklarda kimse kalmadı. Duvarın üzerindeki talebeler arasından en çelimsiz olanı, duvardan atlayıp, Rumî Bacıların evine koştu. Bütün talebeler, aynı bedenin uzuvlarıymış gibi hemen dörtbir yana dağılıp, böyle zamanlarda almaları gereken yerlerini aldılar. Silahsızdılar. Sadece taş teras üzerinde dimdik duran dört talebenin elinde sert yaylar bulunmaktaydı, ama yayların kirişleri gerilmemişti. Sadakları sağrılarında, atlıların yaklaşmasını beklediler. Dergahın açık ana kapısının iki yanında, silahsız iki talebe durmaktaydı. Onlar, gelenleri karşılamaya hazırlanan tecrübeli talebelerdi. Biri, Hoca’nın baş talebesiydi.
   Atlılar iyice seçilince, bahçe kapısından Komik Hafız koşarak içeri girdi. Sanki onu kovalıyorlarmış gibi nefes nefeseydi.
   “Moğollar Hocam Moğollar!..”
   Terastaki Hocaya baktı. Hoca onun o haline, göbeğini hoplata hoplata güldü.
   “Evet!.. Hem de abazan aşiretinden Moğollar. Çabuk kaç saklan!..”
   “Şaki bunlar Hocam, tekin değiller.”
   “Ulan adamların filini falan mı yürttün bu sefer -n’aptın?!.. Yoksa başrolünde Timur’la benim oynadığım hikayelerden mi uydurdun gene?!..”
   “Tövbe Hocam, benim Moğol uğrusuyla ne işim olur. Dışarıdaydım, geldiklerini görünce kendimi dar attım.”
   “Hadi doğru ahıra. Kaybol!.. Yerin orası. Hayvanlara bak sakinleş. Bak onlar senden daha sakin.”
   Hafız koşarak ahıra girdi.
   Hoca, yanına kadar gelen talebesine parmağıyla havada bir ‘U’ çizdi. Çocuk uzun adımlarla evin içine daldı. Biriki saniye sonra, getirdiği incecik kızılcık sopasını hocaya uzattı. Bir adam boyuna yakın, uzun bir sopaydı.
   On Moğol savaşçısı, dişlerine tırnaklarına kadar silahlıydılar. Aralarından üçü hariç, hepsi de manda gönünden zırh kuşanmışlardı. Birörnek giyinmediklerine bakılırsa, asker değillerdi. Bahçe kapısının önünde durdular. İki Moğol okçusu geride kalmış, ikisi de ilerleyerek Hocanın evini çapraz görecek şekilde konumlanmıştı. Onların yayları da gerili değildi, saldırmaya niyetli görünmüyorlardı. Başlarındaki iri yarı genç adam, açık bahçe kapısının birkaç adım yakınına kadar dört çerisiyle yaklaşıp onların arasından sıyrıldı ve tam giriş kapısının önünde atından indi.
   Adeleli adam, kendinden emin adımlarla bahçeye girdi ve ona iki arşın yüksekteki terastan bakan Hoca’nın önünde yerlere kadar eğilerek abartılı bir selam verdi.
   Hoca, her zamanki güleç haliyle genç Moğola baktı.
   “Hoşgelmişsin çorbacı” dedi. “Köye pek hızlı girdin, derdin ne ola?”
   Adam doğruldu. Belinde sallanan kıvrık kılıcı hemen dikkat çekiyordu. Yatağanı andırmakla birlikte pala gibi geniş bir kılıçtı. Talebelerin, bahçe kapısının yakındaki bir ağaca bağladıkları atının terkisinde ağır bir savaş baltası, büyük bir sert yay ve uzun oklar taşıyan koca bir sadak takılıydı. Belinde sallanan Kılıcının ucu sivriydi ve ek yerleri özenle örülmüş deri bir kının içindeydi. Moğol, zırh giymemiş, uzun siyah saçlarını arkasından toplamıştı. Adeleli çıplak kollarında, manda gönünden kalın deri bileklikler dikkat çekiyordu.
   “Hakkında onca hikaye duyduğum Hoca’yı bir ziyaret edeyim, sırrına ereyim dedim.”
   “Hangi sırrıma?!..”
   “Bunca cürretkar hikayeye rağmen nasıl olup da hâlâ hayatta kalabildiğinin sırrına!.. Bilmediğimiz usûlden bir ceng mi yaparsın da üstüne gelemezler, yoksa sadece dilinle mi korku salarsın merak ettim.”
   “Burada biz hancıyız siz yolcu. İşin aslı astarı budur çorbacı!.. Ama cengi de biliriz elbet. Aklına takılmış kabız olmuşsun belli. Madem kendin bir yol bulamadın, sana göstermek şart oldu.”
   Moğol’un yüzünde derin bir öfke dalgalanıp kayboldu. Hoca alaycı bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
   “Müsaaden var ise, dersi çocuklar da seyretsinler ki birşeyler öğrensinler, boş konuşmuş olmayalım değil mi?!.. Ne de olsa talebe onlar.”
   Moğol, büyük bir özgüvenle sırıttı.
   “Müsade senin Hocam. Çocuklar nasıl olsa öğrenir, asıl sen bana anlat...”
   İriyarı genç Moğol eliyle bir işaret yapınca kapının dışında bekleyen Moğollardan ikisi atlarından indi, silahlarını atlarının terkisinde bırakıp bahçeye girdiler.
   “Bunlar da şahidim olsunlar ki, benim görüp anlayamadığım birşey olursa bana anlatsınlar!..” Genç, dişlerini göstererek alaycı alaycı sırıtmaya devam etti.
   İki Moğol, bahçeye girerken Hoca’yı selamladılar ve kenara çekilip, bahçe duvarının kenarındaki uzun bir kütüğün üzerine oturdular. Hoca sesini yükselterek konuşmaya devam etti.
   “Hani hamamda Mengü Timur’a söylediğim rivayet edilen bir laf var ya, onu uydurup anlatan adem burada. Ahırda saklanıyor... Aha da şu anda altına ediyor olabilir!..”
   Moğollar ve talebeler birlikte güldüler.
   Hoca ahıra doğru bağırdı.
   “Hafız!.. Gel ulan buraya, sana işimiz düştü...”
   Talebelerden üçü ahıra girip, korkudan bembeyaz olmuş Komik Hafızı dışarı çıkardılar. Hafız, idama götürülüyormuş gibi korkmuş, zorlukla yürümekteydi. Ona gülen Moğolları ürkekçe selamladı. Talebelerin yardımıyla taş merdivenden terasa, Hoca’nın yanına çıkarıldı. Hoca Moğolların kapı önüne geldiği andan itibaren, sağ elinde tuttuğu kızılcık sopasını, vücudunun sağına iyice yapıştırmış, onu adeta görünmez kılmıştı. İnce sopanın sadece ucu görünüyordu. Taş merdivenden yaylana yaylana bahçeye indi. O bahçeye adımını atınca, talebeler Komik Hafız’ı terasın kenarına, yayvan bir şiltenin üzerine, bahçenin tamamını görecek şekilde oturttular. Yanıbaşına, hemen iki yanına, diğerlerinden yaşca büyük ve tecrübeli iki talebe bağdaş kurdu. Beyazlar giyinmişlerdi. Daha genç yedi acemi talebe, üçünün etraflarına, minderlere çöktüler. Hoca sözüne devam etti.
   “Şimdi dersi ben vereceğim, bu ödlek Hafız da tercüme edecek. Onun çenesi kuvvetlidir. Dersin laf kısmını o anlatacak.”
   Moğol, elleri belinde, sırıtarak başını salladı. Hoca çenesiyle Moğolun kılıcını işaret etti.
   “E o zaman şu kılıcını bir görelim bakalım delikanlı.”
   Moğol anlamamış gibi Hoca’ya baktı.
   “Senin gibi yaşlı başlı bir adama kılıç çekmemi mi istersin?”
   Bir kahkaha attı.
   “Senin cenk yaşın geçmiş be Hocam.” Genç adam etrafına bakındı. “Bu sabileri de incitmek istemem. Dişime göre değil garipler.”
   “Eh önce birşey sorup öğrenmek, ders almak istersin, sonra da Hoca’nın ders biçimini beğenmezsin. Seninle işimiz var be oğlum. Çek şu kılıcını -merak ettim, ucu da dilin kadar sivri miymiş küt müymüş!..”
   “Eh günah benden gitti Hoca.”
   “Bırak gitsin. Hakettiysen o gene gelir seni bulur!..”
   Moğol çevik bir hareketle palasını çekip, yere doğru indirdi.
   “E şimdi ne olacak?”
   “Çok konuşuyorsun be oğlum!..”
   Hoca’nın kızılcık sopasının ince vızıltısı duyuldu. Sopa Moğol’un kulağının dibinden hızla geçip, gene Hoca’nın görünmeyen sağ yanında bedenine yapıştı ve gözden kayboldu. Moğol, bir an şaşırdı. Hiçbirşey görememişti. Hemen kendini toplayıp, kalın kılıcını kaldırıp ucunu Hoca’ya doğru uzattı. Bu kez kılıç mesafesine dikkat etti. Kılıcının ucuyla Hoca’nın boğazına nişan aldığı anlaşılıyordu.
   “Hocam, kılıcıma karşı sopayla karşı koyacak kadar akılsız imiş!.. Ders bunun neresinde?”
   Komik Hafız’ın yüzüne, malum muzip gülücük gelip yeniden yerleşti. Rahatlamış, rengi yerine gelmişti. Talebelere,
   “Kılıçsız savaşta, asıl olan, belirsizliktir” dedi. “Nazarınızı herhangi bir şeye, bir yere, bir kişiye vermeyeceksiniz. Hoca, Moğolu düşündürdü, konuşturdu, ama Hoca düşünmüyor. Şimdi Hoca üstün durumda. Bakın, Moğol gözlerini kırpmıyor. Demek ki bir şey düşünüyor, dikkat kesilmiş. Savaşta bir şeye dikkat kesilmişsen, ikinci şeye dikkat kesilmemişsin demektir. İkinciyi de üçüncüyü de kaçırısın, hatta çok daha fazla şeyi, bütünü de kaçırırsın!.. Nazarını bir yere bağlamayacaksın...”
   Hoca kızılcık sopasını şimşek gibi çıkarıp Moğol’un yüzüne doğru uzattı.
   Komik Hafız, kazma dişlerini göstererek güldü.
   “Bakın sopayı yüzüne doğru öyle tutuyor ki, Moğol sopanın ne kadar uzun olduğunu anlayamıyor.”
   İri yarı genç Moğol, işin ciddi olduğunu anlamıştı. Hareketlendi. Hoca’nın etrafında dikkatli bir adım atarak döndü. Kısık gözlerini kırpmadan Hoca’ya bakıyordu.
   Komik Hafız iyice rahatlamıştı.
   “Eğer silahsız savaşıyorsanız -ki en makbul savaştır- düşmana ilk hamleyi siz yaptıracaksınız. Sizin kontrolünüzde yapacak. Bunun için bir-iki ufak oyun gerekebilir.”
   Hocanın kızılcık sopasının ucu, Moğol’un yüzünde kamçı gibi şakladı.
   Hafız, “Hah işte böyle bir oyun demek istemiştim!..” dedi.
   Moğol, sopanın o kadar uzun olduğunu düşünmediğinden yeniden şaşırdı. Öfkelendi. Sol eliyle acıyan yanağını oğuştururken pozisyonunu biraz bozdu. Sonra saldırmaya hazırlanıp kılıcını yukarıya kaldırdı. Şimdi Hoca’yla Moğol, çok ağır adımlarla birbirinin etrafında dönmekteydiler.
   “Savaşırken, kafanızda fikirler gezmeyecek. Düşünce, takıntıdır. O da yenilgi demektir. Düşmanınızı düşündüreceksiniz, ama siz düşünmeyeceksiniz. Sakin olacaksınız -bu çok önemli- ve size saldırmasına izin vereceksiniz.”
   Moğol, Hoca’ya doğru bir hamle yapıp, kılıcı yukarıdan aşağıya doğru büyük bir hızla savurdu. Kılıç, bir tırpan gibi havayı yardı ve uğultuya benzer soğuk bir ses çıkardı. Kılıcın uzanabileceğinden daha uzun bir mesafe tutan, bu konuda avantajlı olan Hoca, ondan beklenmeyecek bir hızla kenara çekilip kılıcın menzilinin dışına çıktı, kendi etrafında dönerek, kızılcık sopasıyla Moğola yandan bir kez daha vurdu. Sopanın şaklaması yeniden duyuldu. Sol kolu kabaran genç, buna aldırmadı. Çevik Moğol, boşa giden hamlesinin ve ağır kılıcın etkisiyle ileriye doğru bir adım attı, ama en ufak bir şekilde dengesi bozulmadan hızla geri döndü. Kılıcını savurmak amacıyla havaya kaldırmakaydı ki, kızılcık sopası bu kez iki kere boynunda şakladı. Genç Moğolun ritmi bozuldu ve acıyla yüzünü buruşturdu.
   “Saldıranın ilk hamlesinden sonra asla tereddüt etmeyin” dedi komik Hafız.
   “Saldırısının haksız ve beyhude olduğunu anlamalı. Şimdi Moğol’un kendince bir vuruş ritmi var. Hoca’nın yok... Yani var da yok!.. Sopayla dört kere vurdu. Dördü de ritmsiz görünen vuruşlardı. Hoca Moğol’un saldırı ritmini biliyor, Moğol Hoca’nınkini bilmiyor.”
   Adeleleri terden parlamaya başlayan Moğol genci, öfkelenmişti.
   “Bu oyun fazla uzadı Hoca” dedi. “Seni ikiye bölmemi mi istersin?”
   Genç, daha lafını bitirmeden, kızılcık sopası elinde şakladı. Hoca, Moğol’un eline kamçı gibi dolanan kızılcık sopasını aniden çekince, kılıç Moğol’un elinden havaya fırladı. Kalın kılıç havada koca bir metal kuş gibi dönerek Hoca’ya doğru uçtu. Hoca kılıcı, sivri ucuna yakın bir yerden havada yakaladı ve Moğol’a doğru uzattı. Kılıcın deri şeritlerle sarılmış kabzası, genç adamın kolunu uzatıp alacağı mesafede, havada asılı kalmışcasına hareketsiz durmaktaydı.
   “Çok konuşuyorsun evladım. Karşındakini de çok küçümsüyorsun. Çok dikkat ediyorsun ve dikkat etmekten birşey göremiyorsun...”
   Diğer iki Moğol ayağa kalkmış, şaşkınlıkla Hoca’ya ve elindeki kılıca bakıyorlardı.
   Komik Hafız iyice keyiflenmişti.
   “Kendini sahte ‘Ben’in dırdırından kurtaran kişi, ruhuyla yeniden birleşmiş, kendi özüne dönmüş olur. Bakın o öze en yakın olanlar çocuklardır. Öyle hareket ederler ki, onlara hiçbirşey olmaz. Çocuklar, mucizeler bile gösterebilirler. Mesela yüksek bir ağaçtan düşseler, nasıl düşeceklerini hiç düşünmeden bilirler. Kedi gibidirler, bi’şeycik olmaz biryerlerine!.. Bizim Hoca da öyledir, hep dört ayağının üzerine düşer.”
   Moğol, uzatılan kılıcı almadı. Belindeki kalın palaskayı çözdü omuzuna astı ve ona uzatılan kendi kılıcının önünde sağ dizini yere koyup başını eğdi. Diğer Moğollar da onun gibi yapıp dizçöktüler.
   Komik Hafız sesini alçaltarak devam etti.
   “Kılıçsız savaşta size karşı silah kullananın karşısında yara almadan durup dikilirseniz, işte o zaman siz galip sayılırsınız. Silahsız savaşta birinci hedef, saldıranı saldırıdan vazgeçirmek ve onu kazanmaktır. İşte bu, savaşın en asil şeklidir. Bunu beceremezseniz, düşmanın silahını etkisiz hale getirirsiniz veya silahını elinden alırsınız. Silahı almak zordur ve özel beceri gerektirir. Ama, silahı alan kişinin kendine has özgür bir ruha sahip olduğunun da kanıtıdır. Çünkü böyle anlarda düşünmeden kendiliğinden hareket edemeyeni, düşmanın elinden almaya çalıştığı kılıç keser... Savaşta hareketleri kendiliğindenleşmiş, özüne ulaşmış kişi, kılıca şıpınişi el koyar böyle, -herkes de ‘Nasıl yaptı yav’ diye bakakalır. Özgür ruhlu olanlar, zor zamanda mucizeler gösterirler. Aynı çocuklar gibi!.. Hehe!..”
   Hoca, Moğol gencine iyice yaklaştı, kılıcı verdi ve onun başını bir çocuk gibi okşadı.
   “Kalk oğlum” dedi. Moğol, yerde duran kılıcını kına kınına sokarak ayağa kalktı.
   Komik Hafız, talebelerden en yakınında durana, “Bir de görünmeyen kılıç vardır” dedi. “Hoca onu kullansaydı adam ölürdü.” Sonra yutkundu. Gence çekingen bir ifadeyle,
   “Ama ben o kılıcı hiç görmedim” dedi.
   Hocanın tecrübeli talebesi kıs kıs güldü.
   “Görünmeyen şeyi nereden görecen ki” dedi.
   Diğer talebe alaycı bir ifadeyle:
   “Çok konuşuyon, ondan göremiyon!..”
   Hoca başını yana eğerek, uzun boylu adeleli delikanlının koluna dostça vurdu.
   “Dert edinme be oğlum” dedi. “Mesele birilerini yenmek falan değil ki. Asıl mesele kötülüğü yenmek. Sen kötü değilsin.”
   Komik Hafız talebelere fısıldayarak konuştu.
   “Eğer biri kötülüğün kaynağıysa, bundan vazgeçmiyorsa ve kibirlenip yüksek perdeden, ‘E hadi gel de görelim’ diye meydan okuyorsa, ona Hanyayı Konyayı gösterirsin -ki sayısız insanı onun kötü etkisinden kurtarasın... Sadece kötülük yayanı yenmeli ve cezalandırmalısın, onun ardına takılmış olanları değil. Senin savaşın, insanların büyük çoğunluğuna iyiliği getirmiyorsa, onları kötünün bozucu etkisinden kurtarmıyorsa, sadece cinayettir.”
   Diğer iki Moğol da mahçup, ayağa kalktılar.
   “Son sözüm şudur oğlum: Burada ben evsahibiyim sen misafirsin. Ben hancıyım, sen yolcu. İşte sana sır. Beni bu sırdan başka koruyan yok.”
   Moğol delikanlı, Hoca’nın elini öptü.
   “Dersini unutmayacağım Hocam” dedi.
   Diğer iki Moğol da şaşkın ve saygılı Hoca’nın yanına geldiler, elini öptüler ve yüzleri Hoca’ya dönük, geri geri bahçeden çıktılar. Atlarına bindiler, palaskalarını taktılar, ellerini kaldırarak Hoca’yı son kez selamlayıp, geldikleri gibi dörtnala köyden ayrıldılar.
   Dergaha saygılı bir sessizlik hakim olmuştu. Sonra talebeler hareketlendiler.
   Hoca, taş merdivenden terasa doğru çıkarken Komik Hafız’a seslendi.
   “Sen hiç görünmeyen kılıç görmedin mi lan Hafız?!..”
   Hafız "Hayır" anlamında başını salladı, tedirgindi. Talebeler güldüler.
   Hoca terasa geldiğinde, onu ayakta bekleyenlerden en sevdiği baş talebesine döndü.
   “E vakti gelmiş. Hafız’a gösteriverelim bari.”
   Talebe terastan indi ve duvarın dibindeki tomruğun önünde durarak Hoca’ya baktı. Uzun tomruğun üzerine bir güvercin konmuştu. Hoca “Evet” anlamında göz kırpınca, genç talebe tomruğa eliyle vurur gibi yaptı. Neredeyse üç insan beli kalınlığındaki tomruk, tam ortasından ikiye bölündü. Güvercin hafifçe kımıldadı. Hemen yanındaki kesik yerden yana doğru hareketlenip uzaklaştı. Kuyruğundan veya kanadından düşen bir tüy, tomruğun bölündüğü yerde durmaktaydı.
   Hafız hayretle eğilip, bir kütüğe, bir de kütüğün ucunda kuluçkaya yatar gibi oturuveren güvercine ve gri tüye baktı. Talebeler birbirlerini dürtüp Hafızın şaşkınlığına güldüler.
   “Evet...” dedi Hoca. “Uzundu zaten... Kırpılınca birşeye benzedi.” Yanındaki talebelerine döndü.
   “Yarısını diğer duvarın dibine koyarsınız...”
   Komik Hafız gözlerini kocaman açarak, “Şimdi kuşa benzediii!..” diye bağırıp ellerini çırptı...
   Hoca parmağını Hafıza doğru, tehdit eder gibi salladı.
   “Ulan gene bi puştluk mu geldi aklına?!.. Bak bu seferki hikayede hamam-mamam olmasın karışmam!..”
   Talebeler kahkahalarla güldüler.


Bilenler ve bilmeyenler

   Ulemanın ve devlet görevlilerinin oturduğu, güzel çinilerle süslü büyük Kubad-Abad sarayının avlusunda hazırlıklar tamamlanmıştı. Enderun talebeleri, kımıltısız masmavi Beyşehir Gölü’nün hemen kıyısındaki çardağın altında, ders için son hazırlıklarını yapmaktaydılar. Büyük bir halı serilmiş, üzerine şilteler yerleştirilmişti. Onlara ders vermek için Büyük Saraya gelecek ünlü misafiri bekliyorlardı. Sadece onlar değil, saraydaki ulema, hizmetliler ve sarayın çevresindeki beş dönümden büyük alan üzerine kurulu şehrin meraklı ahalisi de, Hace Nasreddin’i bekliyordu. Özellikle çocuklar, sarayın önünde kikirdeyerek, göl kıyısındaki Küçük Saray’ın yolunu gözetliyorlardı. Hace Nasreddin, bir gün önce iki talebesi ile birlikte geldiği Küçük Saray’dan çıkıp, her an Büyük Saray’ın yolunu tutabilirdi.
   Hoca, daha gelmeden, Enderun talebelerine dersten önce bir soru soracağını iletmiş, Baş talebesinin Enderun talebelerine yüksek sesle ilan etiği bu sözü, anında Büyük Saray’da ve şehirde duyulmuştu. Hocalar dahil herkes, merak içinde bu sorunun nasıl birşey olabileceğini, Hoca’nın ne sorabileceğin, konuşmaktaydı.
   Derken, gözcülük yapan ufaklıklardan biri bıcır sesiyle, “Geliyo!..” diye bağırdı.
   Sarayda ve bahçesinde hemen bir koşuşturmaca başladı. Çocuklar önceden belledikleri yerlerini aldılar. Büyükler tören kıyafetlerini düzelttiler. Bütün başlar, Küçük Saray’ın yoluna çevrilmiş halde bekledi. Nihayet Hoca, sevgili dostu uzun kulaklı eşeğiyle uzaktan görüldü. Hoca, göbeği ve cübbesiyle eşeği iyice örtmüştü. Sadece başıyla kıçı ve dört ayağı görünen boz eşeği fıtı fıtı yürürken gören herkes peşin peşin güldü. Hoca’nın atlı iki talebesi de arkasındaydı. Onlara yayan eşlik eden Komik Hafız, Hoca’nın yanında yürümeye çalışmaktaydı. Hafız, yürüme temposundan biraz daha hızlı yol alan Hoca ve talebelerine yetişmek için bazen pergelleri iyice açıp koşmak zorunda kalıyordu.
   Hafız, nefes nefese fısıldadı.
   “Hocam... fıkranın sonunda... sen... ‘Bilenler bilmeyenlere anlatsın...’ diyo’sun...”
Hoca başını çevirmeden, “Eee?!..” dedi. “Sonra da herkes gülüyor mu?”
   “Fıkrayı... daha... hiçkimseye... anlatmadım ki... Hocam... Nereden bil...”
   “Aklına gele gele beni bu fıkrada oynatmak mı geldi?”
   “He!..”
   “E bir kerecik de senin şu saçma fıkralarından birini bilerek oynayalım bakalım ne olacak. Bi’ görelim.”
   “Sağol Hocam... eksik olma... Hehehe... hehe!..”
   Hace Nasreddin, başını çevirip, güneşin altında koşturmaktan ter içinde kalmış Hafız’a ters ters baktı.
   Dört kişi iyice yaklaşınca, Kubad-Abad sarayının büyük kapısı açıldı. Mızraklı dört muhafız hemen dışarıya çıkıp, kapının iki yanına dizildiler. Ahali, sarayın yoluna yaklaşmış, gelenleri seyretmekte, anneler-babalar çocuklarına Hoca’yı göstermekteydiler. Herkesin yüzü gülüyordu. Hoca, eşeğinin gemini çekip yavaşladı. Komik Hafız da koşmaktan kurtuldu. Altı-yedi yaşlarında iki çocuk, koşarak Hoca’nın yanına vardılar, onu selamladılar.
   Kapkara saçlı, eksik dişli, küçük olanı, “Selam Hocam!..” deyip kikirdedi.
   “Selam evladım.”
   Yalınayak olanı eğilerek selam verdi.
   “Hocam hoşgelmişsin!..”
   “E hoş bulduk ama boş geldik. Bak düdük falan yok ha!..”
   “Olsun Hocam fıkra anlatırsın ödeşiriz hihihi!..”
   “Fıkraları bu salak Hafız anlatıyor evladım, ona söyleyin o anlatsın.”
   “Hocam bak bu kara oğlan senin bütün fıkralarını biliyor. -Di’mi lan Hüso?!”
   “He valla Hocam!..”
   Hoca, yanındaki Hafız’a gene ters ters baktı.
   Komik Hafız böbürlenen pozlarda, kazma dişlerini göstererek “canı gönülden” sırıttı.
   Kapıya varmışlardı ki, Hoca eşeğini topukladı. Eşeğin fıtıfıtıları hızlandı, Hafız da pergelleri açmak zorunda kaldı.
   “Yavaş Hocam... yavaş...”
   Hafız’ın bu hali, çocukların hoşuna gitti.
   “Hihihihihihii!..”

   Hoca, sarayın yüksek kapısından içeri girerken, taş gibi hareketsiz muhafızların yüzünde bile zorlukla gizledikleri gülücükleri görünüp kaybolmaktaydı. Herkes, ciddiyetine zorlukla hakim olmaktaydı! Sarayda bulunmayan Sultan’ı ve Başvezir’ini temsilen iki nazır, Hoca’yı kapıda karşıladılar. Çevik bir hareketle eşeğinden inen Hoca, ellerini arkasında kavuşturup avludaki çardağa doğru ilerledi. Hiç durmadan aynı tempoyla yürüyerek, onu göl kenarında ayakta bekleyen Enderun talebelerinin önünde durdu. Atlarını seyislere teslim eden iki genç talebesi de arkasından yetiştiler. Nazırlar, Hoca’nın talebeleri ve Komik Hafız, Hoca’nın birkaç adım gerisinde el pençe divan durup, Hoca’nın “oturun” demesini beklediler.
   Hoca, daha herkes ayaktayken lafa girip, merak edilen sorusunu talebelere yöneltti.
   “Size ne anlatacağımı biliyor musunuz?”
   Talebeler gülerek, bir ağızdan bağırdılar.
   “Bilmiyoruz!..”
   “E madem birşey bilmiyorsunuz, beni niye uğraştırıyorsunuz?”
   Talebelerden bazıları kendilerini tutamayıp sesli sesli güldü.
   Hoca, hemen arkasındaki Komik Hafız’a iyice yaklaşıp kısık sesle,
   “Ulan bunlar daha şimdiden gülüyorlar?!” dedi. “Benim hakkımda gene ne anlattınız da her lafıma gülüyorlar?”
   Hafız, “bilmem ki” anlamında kaşlarını kaldırıp dudağını büktü.
   “Ben anlatınca inan bu kadar gülmüyorlar Hocam.”
   Hoca, “Fesüphanallah” çekip başını salladı ve geldiği yoldan tornistan, hızla avluyu terketti. Nazırlar da peşinden. Enderun talebeleri, hocaları, saray ahalisi, şaşırıp telaşlandılar.
   “Aman Hocam!..”
   “Hocam bir kusur ettiysek...”
   “El aman Hocam!..”
   Hoca, nazırları falan dinlemeden, eşeğine bindiği gibi gerisin geriye küçük sarayın yolunu tuttu. Saraylıların Hocanın arkasından gönderdiği genç bir talebe, koşmaktan ve heyecandan kıpkırmızı olmuş bir vaziyette, Hoca’ya yetişti... Hoca, bu akıllı sarı oğlanı severdi.
   Çocuk, heyecandan ne soracağını bilemez vaziyetteydi.
   Hoca onu görünce eşeğini durdurdu. Talebe onun yanına varınca, omuzunu tuttu.
   “Bak evlat. Yarın gene gelip, gene soracağım” dedi ve kırmızı yanaklı yüzüne, ona has muzip bir gülücük yeniden yerleşti.
   Talebe rahatlamış görünüyordu.
   Ne olduğunu anlayamayan ahali, kendi arasında fısıldaşıp durmakta, Hoca’nın yaptığı ve yapmış olabileceği aykırılıkları, muziplikleri tahmine çalışmaktaydı.
   Enderun talebesi koşarak saraya dönerken, iyi giyimli orta yaşlı bir tüccar, en arkadan koşturup duran Hafız’a yaklaştı.
   “Hoca’yı kızdıracak ne yaptılar ki?”
   “Yok yahu ne kızdırması” dedi Hafız. “Kızdıracak değil mızdıracak bir şey yaptılar sadece.”
   “O ne ki?”
   “Mış gibi birşey. Fıkra bu fıkra. Yakında öğrenirsin.”
   “Hadi yav, öyle mi?!”
   “He ya!..”
   Kalın pala bıyıklı bir zenaatkar, tüccara yanaşıp yüksek sesle sordu.
   “Noolmuş noolmuş?”
   “Hoca’yı bızdıracak birşey yapmışlar!..”
   “O ne ki?!”
   “Fıkraymış bu fıkra.”
   “Haaa!..”
   Komik Hafız bir koşu Hoca’ya yetişti.
   “Duydun mu Hocam adam ne dedi?!”
   Hoca gamsız gamsız başını salladı.
   “Duydum. Maskara oluyoruz sayende.”
   “Hehehehe!..”
   “Bak onlar senden daha iyi fıkra uyduruyorlar. Sen bunların laflarından kopya da çekiyorsundur böyle.”
   Hafızın yüzü asıldı.
   Dört kişi, küçük sarayın kapısından girip gözden kayboldular. Sarayların kapıları kapandığında, gökte yıldızlar pırıldıyor, Ay kocaman sırıtıyordu.

   Ertesi gün öğlen ezanından sonra Hoca ve Komik Hafız, Beyşehir gölü kenarındaki Büyük Sarayın avlusuna yeniden döndüler. Saraylılar bu kez tembihliydi. Ne söyleneceği düşünülüp taşınılmıştı. Madem bu bir fıkraydı, o halde yanıt da ona göre olmalıydı. Hizmetkarlar, Hoca’nın uysal eşeğinin yularlarından tuttular. Adetten, Hoca’nın inmesine yardım ettiler. Nazırlar, enderun talebeleri, hocalar, hepsi ciddiydi. Bu oyunu kendilerince devam ettirmenin zevki ve heyecanıyla gözlerini kulaklarını açmış, merakla olacakları bekliyorlardı.
   Hoca, nazırları ve diğerlerini başıyla selamlayıp çocukların önünde kısa bir volta attı.
   Çocuklar, bir gün önce olduğu gibi “otur” komutu alacaklarını ummadıklarından, dimdik ayakta, Hocanın sorusunu beklemekteydiler. Hafızın keyfi yerindeydi. Hoca’nın tam arkasında, talebelerin cevabını merakla beklemekteydi.
   Hoca yüksek sesle sordu.
   “Size ne anlatacağımı biliyor musunuz?”
   Çocuklar bir ağızdan top gibi gürlediler.
   “Biliyoruz!”
   Komik Hafız’ın ağzı kulaklarında, "Ben dediydim" gibilerden Hoca’ya bakmakta, titrer gibi kısa aralıklarla başını sallamaktaydı.
   Nazırlar ve enderun hocaları, Hace Nasreddin’in meşrebine uygun bir yanıt verdiklerinden emin gülüm gülümdüler. Hepsi hayatından memnun, oyunun devamını merak ediyor, Hoca’nın söyleyeceği nükteli sözleri bekliyorlardı..
   Hoca arkasına dönüp, sallabaş Komik Hafız’a baktı. Hafız yanılmamıştı. Talebeler, “Biliyoruz” demişlerdi işte.
   Kepçe kulaklı, koca burunlu Hafız, bütün dişlerini göstererek sessiz sessiz gülmekteydi.
   “Hıhıhı!..”
   Hoca çocuklara, “E madem biliyorsunuz, anlatmama gerek yok o zaman” dedi.
   Talebelerin bir çoğu, Hoca’dan böyle bir yanıt bekliyor gibiydiler. Şimdi yeni bir soru gelmeli veya ders başlamalıydı artık. Hepsi hınzır hınzır sırıtarak, karşılarında ciddi mi gayrıciddi mi olduğunu tan çözemedikleri yaşlı adama bakıyorlardı.
   Hoca Hafıza iyice yaklaştı.
   “Başka ne diyeceklerdi ki?” dedi. “Ulan sen bu itlere anlattın mı yoksa bu fıkranın nasıl devam edeceğini Hı?”
   “Yok Hocam haşa!..”
   “Bak anlattıysan...”
   “Yok Hocam!..”
   “Bak...”
   “Yok vallahi!..”
   Hoca’nın keyfi yerinde, eteklerini havalandırarak, yüzünü çocuklara döndü.
   “Yarın gene geleceğim. Bakalım derse hazır mısınız değil misiniz, gene sorup gene kontrol edeceğim. Size bir gün mühlet.”
   Hoca avludan hışımla çıktı. Eşeğine atladığı gibi Küçük Sarayın yolunu tuttu.

   Ertesi gün Hoca, Enderun talebelerini akşama kadar bekletti. Talebeler, Hocanın malum sorusuna nasıl cevap vereceklerini gün boyu kunuşurken, bildikleri tüm Hoca fıkralarını da anlattılar birbirlerine. Uzun gün boyunca talebeler, hangi sorulara nasıl cevap vereceklerini kararlaştırırken, Enderun hocaları ortalıkta görünmemeye dikkat ettiler, telebelerin kararlarına karışmadılar. Hoca, gün batımına doğru nihayet göründü. Bu kez yanında sadece Komik Hafız vardı. İkisi de eşeğe binmişlerdi. Hoca önde Hafız arkada aheste aheste sarayın avlusuna girdiler. Talebeler bu kez daha ciddiydiler. Gün boyu beklemek onları biraz yormuş ve sakinleştirmiş gibiydi. Hoca, göl kıyısındaki talebelere baktı. Hepsi de önce o malum soruyu bekliyorlardı.
   Komik Hafız Hoca’nın yanında, keyfi yerinde, kendi kendine belli belirsiz mırıldanmaktaydı.
   “Bilenler bilmeyenlere anlatsın... Bilenler bilmeyenlere anlatsın... Bilenler bilmeyenlere anlatsın...”
   Hoca çocukların önünde durdu.
   “Oturun.”
   Çocuklar, beklemedikleri komut karşısında önce tereddüt ettiler, sonra şiltelere oturup bağdaş kurdular. Talebelerin ardından Hafız, diğer hocalar, nazırlar, herkes, şiltelere oturdu.
   “Size ne anlatacağımı biliyor musunuz?”
   En öndeki, sarışın çocuk, kendinden emin bir ses tonuyla konuştu.
   “Ne anlatacağından emin değiliz Hocam. Ancak istersen, bazı tahminlerde bulunmak isteriz. Yani ne anlatacağını, hem biliyoruz hem bilmiyoruz.”
   Hafız, yıldırım çarpmış gibi oldu. Ağzı açık, şaşkın şaşkın sarışın talebeye bakıyordu.
   Hoca, Hafızın o halini görünce alaycı alaycı güldü. Hoca, inanamayan bir ifadeyle talebelere bakan Hafız’ın kulağına eğildi.
   “E hani, n’oldu?!..”
   Çocuklar, Hafız’a ve Hoca’ya bakmakta, olanlardan bir anlam çıkrtmaya çalışmaktaydılar.
   Hoca Hafız’dan biraz uzaklaşıp talebelere döndü.
   “Şimdi bu salak Hafıza kalsa, siz bana ‘Şunlar biliyor şunlar bilmiyor’ veya ‘yarımız biliyor yarımız bilmiyor’ gibi bir laf edecektiniz, ben de bunun üzerine size, ‘Bilenler bilmeyenlere anlatsın’ diyecektim... Eh Hafız aklı bu kadar!.." Çocuklar sessiz sessiz güldüler.
   “Ama evdeki fıkra çarşıdaki hayata uymadı. Di’ mi lan Hafız?”
   Hafız, Hoca’yı duymadı bile.
   Sarı Oğlan, pırıltılı gözlerini Hafız’a dikmişti. Komik Hafız, ağzı açık talebeleri süzmeye devam etti. Şokun etkisinden henüz kurtulamamıştı.
   “Ama hayır...”
   Herkes Hoca’ya kulak kesildi.
   “Derse hazır değilsiniz. Yarın gelip yeniden soracağım.”
   Komik Hafız, bu kez gözlerini kocaman açıp Hoca’ya hayretle baktı.
   Hoca’nın gideceğini anlayan çocuklar, ayağa kalktılar. Hocalar ve Nazırlar da kalktılar. Bir tek Hafız, oturduğu yerde sağına soluna aval aval bakınmaya devam ediyordu.
   Hoca, sarışın talebeye eğilip, “Kendine gelir gelmez, peşimden yollayın” dedi.
   Çocuk, sırdaş ciddiyetiyle başını sallayıp gülümsedi.
   Hoca, Güneş battıktan sonra saraydan çıktı. Gökteki Hilal, gökteki tek bulutun ardına saklanmıştı. Gözkırpan yıldızların altında, eşeğini Beyşehir Gölünün kıyısından Küçük Saray’a sürdü. Yolun yarısında, Komik Hafız eşeğiyle yetişti. Hoca’yı bir at boyu arkadan takip etti ve yol boyunca hiç konuşmadı.

   Ertesi gün öğle namazından sonra Eski Saray’a doğru yola çıkan Hoca’nın yanında, beyazlar giyinmiş iki talebesinin yanı sıra, Komik Hafız ve küçük şehzade de vardı. Biri Moğol olmak üzere üç muhafız, kafileye eşlik etmekteydi. Bu kez hepsi atlıydı. Hoca’nın hemen sağında şehzade, solunda da en sevdiği talebesi İmad bulunmaktaydı. Diğerleri, onları izlemekteydiler. Şehzade, Hoca’nın talebeleriyle bir örnek giyinmişti, ama diğer iki talebeden farklı olarak kuşağına tahta kılıç takmamıştı.
   Atlıların başındaki Hoca’yı kavuğundan hemen tanıyan ahali, saray yolunun iki tarafına toplanmıştı. Uzun mızraklı kırk muhafız, yolun kenarında selam vaziyeti aldı. Halk, Hoca’ya ve şehzadeye sevgi gösterilerinde bulundu. Al yanaklı güleç yüzlü Hace Nasreddin, sakız gibi bembeyaz iri kavuğu, geniş kuşağı ve uzun cübbesiyle, kalabalığı selamlayarak Küçük Sarayın yüksek kapısından içeriye girdi. Yanındaki mahcup şehzade, Hoca’nın atından inmesini bekledi. Sonra önce o, ardından diğerleri inip, atlarını seyislere teslim ettiler.
   Hoca, tahta kılıçlı iki talebesi ve şehzadeyle, sarayın terasında bekleyen Enderun talebelerinin karşısına çıktı. Terasın saraya açılan kapılarının kenarlarına, saray ahalisi ve muhafızlar sıralanmıştı. Hoca, beraberindeki üç gençle, talebelerin karşısına konulmuş yüksekçe şiltelere oturdu. Saraya geldiğinde Sultan’ın ve Vezirlerinin oturduğu yer, Küçük Saray’dan gelen misafirlere ayrılmıştı. Komik Hafız, Hoca’nın en solunda, saray eşrafına yakın bir şilteye kuruldu. Hoca ve beyazlar giyinmiş üç gencin karşısında, yüze yakın enderun talebesi, diz kırıp oturmuş sessizce beklemekteydi. Hocalar ve nazırlar, mümkün olduğunca göze batmamak için, karanlık köşelere saklanmışlardı. Terasın dışarıya açılan giriş kapısı kapatıldı. Kapının dibinde yerde oturan iki hizmetli dışında, bütün hizmetkarlar ve muhafızlar dışarıya çıkarıldılar.
   Son muhafız da dışarı çıkınca, Hoca sitem eder tonda söze girdi.
   “Size kaç kere sordum, doğru cevap veremediniz...”
   Havalanan bir martının kanat sesinden başka çıt çıkmadı. Talebeler kımıldamadan, Hoca’nın sorusunu beklemekteydiler.
   “E yeniden sorayım bari...”
   Hoca, tatlı incir yemiş gibi ağzını şapırdattı.
   “Size ne anlatacağımı biliyor musunuz?..”
   Talebelerden çıt çıkmadı.
   Hoca, karından üç derin nefes vakti bekleyip yeniden sordu.
   “Size ne anlatacağımı biliyor musunuz?..”
   Talebeler gözlerini indirdiler. Hoca bu kez, karından beş derin nefes vakti kadar bekledi...
   “Size ne anlatacağımı biliyor musunuz?”
Talebelerden gene çıt çıkmadı. Sessizlik, heryere sinmişti. Hoca bu kez sadece iki derin nefes vakti bekledi. Oturduğu yerde dikleşip gürledi.
   “Doğru cevap!..”
   Komik Hafız, oturduğu yerde küçülmüş, acemi talebeler gibi kımıldamadan önüne bakmaktaydı.
   Hoca sevgiyle gülümsedi.
   Kuşağından küçük bir zil çıkardı ve zile bir fiske vurdu. Sessizliğin içinden dalga dalga yayılan çınlama sesi, talebelerin taa içline nüfuz etti. Uykudan yeni uyanmış gibi kımıldadılar, Hoca’ya baktılar.
   Hoca öne doğru iyice eğilip, en solunda oturan Hafıza baktı.
   Hafız oturduğu yerde dikleşerek, berrak ve sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
   “Herşey sessizlikle başlayıp sessizlikle son bulur. Ses ve söz, sessizlikten doğar.”
   Komik Hafız’ın gözleri, boşlukta görünmeyen bir yere dikilmişti.
   “Yaratıcı kaynak, o başlangıcın ve sonun sessizliğindedir. Ses sözden üstündür, sesi anlamak için söze ihtiyaç yoktur.” Hafız kendine gelmişti. Hafifçe eğilip Hoca’yla göz göze geldi, sonra gayrıciddi bir ifadeyle sözlerine devam ett.
   “İç huzurunun katili iç dırdırını ve iç vırvırını susturmayı öğrensinler diye size, ney üflemeyi, saz çalmayı, nakkare tımbırdatmayı öğretiyorlar...”
   Hoca zili bir kez daha çınlatınca, Hafız:
   “...zil çalmayı da öğretiyorlar” deyip sustu.
   Hoca, zili kuşağına sokuşturdu.
   “Eh bu kadar yeter” dedi. “Siz bunu bir düşünün hele.”
   Talebelerin uyanık ama derin sessizliği, aynen devam ediyordu. Hoca Hafız’a doğru yeniden eğilerek sordu.
   “Ulan Hafız, benim şu hamam hikayesini bi’ anlat da gülek!”
   Hoca lafını tamamlamadan, terasta kale topu gibi gür bir kahkaha patladı ki, Kubad Abad sarayının damı fırlayıp Arş-ı Ala’ya ere!
   Beyşehir Gölü’nün bütün martıları, karabatakları, ördekleri, havalanarak, kahkahalara kendi bildikleri usulde eşlik ettiler.


Ney ile nakkare

   Ondokuz Enderun talebesi, Küçük Konya Sarayı’na teker teker girdiler. Yaşlarından beklenmeyecek kadar sessiz, sakin ve saygılıydılar. Yakasız keten gömlekleri sakız gibi temiz ve ütülüydü. Küçük keçe küllahlar takmışlardı. Hepsinin başı olduğu anlaşılan çakır gözlü sarı talebenin elinde, boyu kadar uzun bir sopa bulunmaktaydı. Akşehir’e dönme hazırlıkları yapan Hace Nasreddin, çocukları kaldığı misafirhanede kabul etti. Talebeler odaya girdiklerinde, Hoca’nın yanında sadece Komik Hafız vardı.
   Hoca'nın karşısına iki sıra halinde yanyana oturdular. Hoca son derece keyifliydi. Öyle ki, sevinçten kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu. Talebelerin gelişine çok sevinmiş, tek kelime konuşmadan, çakır oğlanı süzüyordu. Talebelerin ön sırasında tam ortada oturan çakır oğlan, kelimelerin üzerine basarak, tane tane konuştu.
   “Hocam sana ne soracağımızı biliyor musun?”
   Hoca, kendisine kırmızı şeker hediye edilmiş ocuklar kadar şen, talebeye büyük bir sevgiyle baktı ve ellerini şaklattı. Kapıda bekledikleri anlaşılan iki talebesi içeri girdiler. Birinin elinde ney, diğerinin elinde nakkare, Enderun talebelerini eğilerek defalarca selamladılar ve Hoca’nın soluna oturdular. Hoca başıyla işaret edince, odayı neşeli bir müzik doldurdu. Hüzünlü ney melodilerine alışkın talebeler önce biraz şaşırsalar da, bir süre sonra kendilerini müziğin neşeli büyüsüne bıraktılar. Bazı talebeler, belli olacak şekilde müziğe uyarak içlerinden tempo tutuyorlardı.
   Çakır oğlan, sorusunun yanıtını alacağı sözleri veya işaretleri bekleyip, dikkatle Hoca’yı gözlemekteydi. Hoca, arada gözlerini kapayarak, büyük bir zevkle müziği dinlemekte, ritme göre başını sallamakta, müziği yönetir gibi parmağıyla havada işaretler çizmekteydi. Müziğin uygun bir anında, ney ve nakkare, ahengi bozmadan sustular. Hoca, sessiz odada, parmağını aynı ritmle sallamaya devam etti. Başını da sallıyor, müzik hiç durmamış gibi büyük bir zevkle, gözleri yarı kapalı ritmik hareketlerini sürdürüyordu. Çakır oğlanın yüzü yavaş yavaş aydınlandı, içtenlikle gülümsedi. Hoca, şiltesinin üzerinde gözlerini kapatmış, adeta oturduğu yerde dans etmekte, parmağını ritmi bozmadan sallamakta, ama odada çıt çıkmamaktaydı. Talebeler Hoca’dan cesaret almışlar, onun gibi ritmik hareketler yapıyorlardı. Neden sonra ney ve nakkare, tempoyu bıraktıkları yerden devralarak çalmaya devam ettiler. Hoca, hareketlerindeki ritmi bozmadan, hareketlerini kesmeden sürdürdü, hatta arada mırıldanarak müziğe eşlik de etti. Müzik yeniden durunca, Hoca Çakır talebeye doğru eğildi, gözlerini iyice açtı.
   “Sen bu sesin sözünü biliyor musun?”
   Talebeler heyecanlandılar. Hiçbirşey anlamamışlardı. Çakır oğlan da özgüvenini yitirmiş, ürkmüş gibiydi. "ilmiyorum" anlamında başını salladı. Utangaç utangaç geveledi.
   “Hocam, ses sözden nasıl daha üstün oluyor?”
   “Boku altına dönüştürmek mümkün olmadığı için!..”
   Bu kaba sözler karşısında talebeler arasında soğuk bir hava esti.
   Hoca, talebelerinin elinden ney ve nakkareyi alıp Çakır oğlanın önüne koydu.
   “Hadi bakalım bu dediğimi müziğe dönüştürün de bi’ dinleyelim.”
   Hoca, ney çalan baştalebesine işaret edince, talebe diğer çocuklara hitaben konuştu.
   “Kendi dilbilgisi kurallarına uygun söylendiği halde söz kötü olabilir, ama kendi kurallarına uygun hiçbir müzik kötü değildir.”
 Hoca nakkare çalan talebesini işaret etti. Kalın sesi çatallanan çocuk,
   “Görerek ve okuyarak edindiğimiz tecrübe gerçeğe daha uzaktır. Ama duyarak ve yaşayarak edindiğimiz tecrübe gerçeğe daha yakındır” dedi.
   Hoca ayağa kalktı. Talebeler, Hoca’nın sağrısına taktığı sadağı o zaman görebildiler. Kaftanıyla örtüp gizlemişti. Hoca’nın elinde, bir de küçük süvari yayı vardı. Sadağından çektiği oku yayın kirişine takmasıyla atması bir oldu. Vızıldayan haberci oku, misafirhaneye açılan dar ve dehliz gibi loş hizmetçi koridorunda uçup, ahşap bir yere tok bir sesle saplandı. Odadaki üç hizmetkar, korkuyla gözleri büyümüş halde Hoca’yı süzmekte ve ondan buyruk beklemekteydiler. Hoca, hizmetkarlara değil, Çakır oğlana döndü.
   “Ne oldu anlat.”
   “Uçan bir ok gördüm Hocam. Bir ok attınız ve ok, herhalde salonun kapısına saplandı.”
   “Görüp duyduğundan fazlasını söyledin.”
   “Okun vızıltısını ve saplanırken çıkardığı sesi duyduk Hocam.”
   “Şimdi daha iyi... Git bana oku getir.”
   Hizmetliler hemen birer kandil getirip koridora girdiler, loş dehliz aydınlandı.
   Çakır oğlan merakla yerinden kalkıp hızlı adımlarla hizmetçi koridoruna girdi. Birazdan oldukça şaşırmış vaziyette dehlizden çıktı. Ellerini önüne kavuşturmuş, ne diyeceğini bilememekteydi. Konuşmadan, birkaç kere dehlizi gösterip sustu. Elinde ok falan da yoktu.
   Hoca talebelere, “E gidip bi’ bakalım öyleyse” dedi.
   Talebeler, merak içinde dehlize koşturdular. Bütün talebelerden önce dehlize giren iki saray hizmetçisi, ellerinde kandilleriyle ahşap hizmetçi kapısının iki yanında durmaktaydılar. Kapıya bir değil tam üç ok saplanmıştı ve oklar, kapının önündeki yüksek bir konsolun üzerine dizildiği anlaşılan üç elmayı da delerek kapıya yapıştırmışlardı.
   Talebeler, kapıya yapışmış üç elmanın önünde durup, hayretle okları ve kapıyı incelediler.
   Komik Hafız, talebelerin ardından dar ve loş dehlize girdi ve üç elmanın çivilendiği kapının önünde dizlerinin üzerine çöktü. Dua eder gibi, ellerini iki yana doğru açtı.
   “Mucize, mucize!..” diye mırıldanıp, dua etmeye başladı. Yanında, bütün hücreleriyle gülümseyen Hoca’yı görmedi. Hace Nasreddin, Komik Hafız’a bir tekme gömdü, Hafız yere yıkıldı. Talebeler korkup, koridorun iki duvarı boyunca sıralandılar.
   “Pek meraklısın el çabukluğu marifet oyunlarına” dedi Hoca.  “Hemen de inandın!..”
   Talebeler dehlizin dibinde, en karanlık köşede toplanmış, adeta yok olmuşlardı. Hoca’dan bir açıklama bekliyorlardı.
   Hafız gerisini ovuştururarak kalkarken, Hoca,
   “Üç oku da, daha önce çok yakından atmıştım çocuklar” dedi. “Eh benim gözler sizlerinkiler kadar keskin değil!..”
   Hoca hizmetkarlara seslendi.
   “Benim oku getirir misiniz evladım. Getirmeden, nereye saplandığını da gösteriverin çocuklara.”
   Uzun yüzlü hizmetkar, uzun eteğinin altından dördüncü bir ok çıkarıp gösterdi. Elindeki kandili kapının sağ üst kısmına doğru kaldırarak, kapının üst köşesinde derin bir yarığı işaret etti. Saplanan okun bıraktığı iz oradaydı.
   Hoca çocuklara sordu.
   “Buradaki tek kesin gerçek nerede?”
   Çakırla yanındaki esmer oğlan aynı anda yüksek sesle cevap verdiler.
   “Okun sesinde...”
   “Sadece gördüğünüze ve gördüğünü size anlatana inanırsanız yanmışsınız demektir. Siz bir ok görüp, onun sesini duydunuz -o kadar.”
   Çakır oğlan, “Gördüğümüze inandığımız şey yalandı” dedi.
   Hoca, muzip bir ifadeyle, ‘Evet’ anlamında başını salladı. Çocuklara yerlerine oturmalarını söyledi. Hocanın yüzü yeniden gülmekteydi. Hafız da yerine oturmuş, Hoca’nın attığı oku incelemekte, arada sırada da kabasını ovuşturmaktaydı.
   Hoca Hafız’a, “o oka iyi bak” dedi. “Bir daha hileyi mucize sanırsan, o ok kabana da batabilir -ona göre.”
   Çocuklar kıkır kıkır güldüler.
   Hoca ney ve nakkreyi Çakır oğlanın kucağına koydu. Kavuğunu başından çıkarıp çocuğa giydirdi.
   “Hadi bakalım -hoca sensin. Gördüğün yalanı bir çal da dinleyelim hele!..”
   “Hmpfff!..”
   Hafızın elinde Hoca’nın oku, yüzünde aptal sırıtmalarından biriyle bir an durdu. İçinde kabarıp yükselen neşe, bir kahkaha olup patladı. Sonra arkası geldi.
   “Hehehehehehe!..”
   Enderun talebeleri, Hafız’ın tavrına ve kahkahasına anlam veremediler.
   Hoca, "Fesüphanallah" deyip iç geçirdi. Hafız’ın elindeki oku çekip aldı.
   “Bu seferki de kavuk hikayesi mi. Yoksa ney hikayesi mi uyduracaksın?”
   Hafız gülmaye devam etti.
   Çakır, kavuğu hemen çıkarıp, neyle birlikte Hoca’ya uzattı.
   “Estafurullah Hocam. Yalanın müziği mi olur.”
   “İşte bu yüzden size bıkmadan usanmadan müzik öğretiyorlar.”
   Hafız bu lafı söylerken çok ciddiydi. Hoca Hafız’a,
   “Senin de ihtiyacın var müziğe” dedi. “Lafa gelince dilin pabuç kadar. Kitabi bilgi bol. Ama müzikle hiç işin yok. Eh olmayınca da, o üç oku hemen mucize sandın işte böyle!.. Okuya okuya iyiden iyiye aptal kesileceksin başımıza.”
   Hoca, yerinde kıpırdamadan oturan neyzen talebesine bir işaret çaktı. Simsiyah kahkülleri serpuşundan gözüne düşen talebe,
   “Sözle çok yüce konulardan bahsedilebilir. Kitabımızın kulağa çok hoş gelen, ahenkli, sanatlı bir yapısı vardır, sıradan sözden farklıdır. Ama söz tek başına, yalan söylemek için de, kötülük yapmak için de kullanılabilir. Sözün kötüye kullanılmasını baştan engellemek için...”
   Hoca bir el işaretiyle talebesini susturup, enderun talebelerinden arka sırada oturan çilli oğlanı işaret etti. Çocuk cümleyi tamamladı.
   “...Müzik öğrenmek gerekir.”
   Hoca, “Hele müzik aleti çalmayı biliyorsan daha da iyi olur” dedi ve neyi çocuğa fırlattı. Çilli çocuk, sevimli tavşanlarınkine benzeyen öndişlerini göstererek güldü ve Hoca’nın attığı neyi havada yakaladı.
   “Müzik, yalan söylemek için, kötülük yapmak için kullanılamaz.”
   Hoca, çocuğun sözünü, ‘Evet’ anlamında gözlerini kapatarak tasdik etti. “Sizin bildiğiniz müzikler için bu böyle."
   Hoca, kahküllü neyzen talebeyi işaret etti. Çocuk neşeli bir ifadeyle, “Küçüklükten itibaren müzikle yıkanan ruh, aldatıcı söze kolay kanmaz. Sağduyusu ve vicdanı güçlü olur. Hem müzik, üçüncü tür düşünceyi de destekler" dedi.
   Hoca, talebesini yeniden susturdu. Sevimli Enderun talebesine, neyi atmasını işaret etti. Bu atıp tutma oyunundan hoşlandığı her halinden belli olan çocuk, yüzünde pırıl pırıl ışıldayan bir gülücükle, elindeki neyi Hoca’ya fırlattı. Ney eline düşer düşmez şimşek gibi geriye dönen Hoca, sopa gibi kullandığı uzunca müzik aletini var gücüyle talebesine doğru indirdi. Talebe, oturduğu yerde aniden yuvarlanarak, Hoca’nın darbesini kolayca savuşturdu. Sonra hemen oturur pozisyonuna geri döndü. Elini göğsüne koyup, eğilerek Hoca’yı selamladı. Hace Nasreddin de, aynı şekilde eğilerek talebesini selamladı.
   Bu kez, Hoca’nın nakkare çalan baştalebesi konuştu.
   “Düşünmenin üçüncü türü, akılda uçuşup duran olağan düşüncelerden ve bir konuya yoğunlaşıp düşünmekten farklıdır. O, düşünmeden düşünmektir...” Hoca Enderun talebelerine bakarak sordu.
   “Ya da?”
   Hocanın sesi ciddileşmişti. Baştalebe, kaldığı yerden devam etti.
   “Ya da bedenin düşünmesidir... Sezgiye en yakın haldir.”
   Enderun talebeleri, irileşmiş meraklı gözlerini Hoca’ya ve yanında oturan beyaz giysili talebelerine dikmişler, can kulağıyla dinliyorlardı.
   “Ney ve nakkare çalarken ellerin ne yapacağını kendiliğinden bilir. Düşünmenin üçüncü türünü öğrenmek için en kolay yol budur. İlk tecrübeleri ilerletmenin en kolay yolu da çala çala ustalaşmaktır. İyi kılıç kullanmayı öğrenmek de, isabetli ok atmayı öğrenmek de buna benzer. Üçüncü tür düşünmeyi hiç bilmeyip hiç anlamayan, iç sesini nasıl susturabileceğini de bilip anlayamaz.
   Müziğe en yabancı insan, en bozuk insandır. Böyleleri kolay aldanır, kötünün eline düşmeye, ona biatkar kul haline gelmeye yatkındır. Kötüler, önce müziği yasaklarlar. Müzikten uzak olanlar...”
   “Kolay ölür...” diye araya girdi Hafız. “Hehehehee!..”
   Hoca elindeki neyi Hafızın omzuna indirdi. Göster göstere gelen bu darbeyi savuşturamayan Hafız, canı yanmadığı halde yüzünü buruşturdu. Talebeler kıkırdadılar.
   “O ölenler, bunun gibi laf ebeleri işte” dedi Hoca. Talebeler gülmeyi sürdürdüler.
   Hoca kollarını iki yana doğru açtı.
   “Haydi çocuklar çalın bakalım.”
   Talebelerin ney ve nakkaresinden büyülü bir melodi yükselip misafirhaneyi doldurdu. Müzik çocukları öylesine kuşattı ki, bu iki enstrumana önce bir saz, sonra bir kemençe, derken lavta ve zillerin de karıştığını duyup kendilerinden geçtiler. Müziğin yarattığı neşeli atmosfere, mis kokulu serin bir hava karıştı. Misafirhanenin kapılar açıldı. Talebeler işte o zaman, müziğe sesleriyle ve enstrumanlarıyla eşlik eden kız talebeleri farkettiler. Rumi Bacıların şeyhi, orta yaşlı çok güzel bir kadın, büyük kapıdan girerek sanki bulutların üzerinde yürüyormuşçasına sessiz adımlarla gelip Hoca’nın sağına oturdu. Ayakları çıplaktı. Şeffaf karbeyaz bir baş örtüsü saçlarının yarısını örtmekteydi. Beyaz şalvarının üzerinde küçük pembe çiçek desenleri işlenmişti. Altın rengi saçlarını başının arkasında kocaman bir topuz yapmıştı. Zarif hareketlerle çocukları selamladı. Ondokuz Enderun talebesi elleri göğüslerinde, müziğin ritmine uygun şekilde eğilip Bacıyan-ı Rum şeyhini selamlarladılar. Çocuklar, müziğin ahengi içinde misafirhaneye giren bu güzel kadının ancak bir melek olabileceğini düşünürlerken, etraflarında çalan ve söyleyen yaşıtları kız talebelerle birlikte müziğe eşlik ettiler. Hepsinde sevinçli bir telaş, kızlarla birlikte şarkılar ve ilahiler söylediler. Müzik, gün ininceye kadar sürdü.
   Enderun talebeleri, akşam ezanından sonra güle oynaya, şarkılar söyleyerek sarayın yolunu tuttular.
   Ve Gökten üç elma düştü!..


Sonsöz niyetine

   Nabzı kaybolmuş... Ara ki bulasın.

   Yüzüne tutulan ayna da buğulanmamış. Nefes almıyor.

   Hace Nasreddin’in bu dünyadan göçtüğüne inanmak kimin haddine?!..

   Yüreklerinde hissetmiş olsalar bile inanamamışlar.

   İnanmışlar da inanmamışlar...
   Derviş ehlinin nabzını nasıl düşürdüğünü onlara öğreten Hoca’larının, ölümle şaka yapmadığı ne malum?
   Talebeler, Hoca’nın bedenine geri döneceğini ummuşlar.

   “Ders mevzuu olacak şakalarından biridir” deyip, herşeye dikkat kesilmişler -ki gözlerinden birşey kaçmaya. Hoca uyanıp da ne gördüklerini sorarsa her ayrıntıya vakıf oluna.

   Günler geçmiş, “Elbet gittiği yerden gelir” diye beklemişler. Beklemişler, beklemişler, hatta O’nun gülümseyen bir yüzle kıpırdamadan oturan halini ufaktan ti’ye bile almışlar.

   “Başını Mevlana gibi hafif yana mı eymiş ne!..”

   “Sus ‘lan duyup kalkarsa kızılcık sopasını yapıştırır kabana!..”
   “E biz de kalksın diye söylüyoruz ya zaten!..”

   “Şşşşt!..”

   “Bence hepimizi duyuyor da duymazdan geliyor.”

   “Öte dünyadaysa, uzaktan sesimiz nasıl geliyordur acaba.”
   “Hoş geldiğini sanmam. Davul gibi boş boş konuşma!”
   “Şşşşt!.. Biraz saygılı olun zurnalar!..”
   “Böyle durup durup ölmekler, Hoca’nın hiç adeti değildi yav!..”

   “He ya!..”
   “Ne he ya?!..”
   “Daha önce hiç ölmemiş ki şimdi ölsün!..”

   “Hem de bu soğukta.”
   “Ne alaka?  Güleyim mi şimdi?”
   “Kılıç yarası yüzünden yazın daha mı iyi ölünüyor?!..”
   “Ne yazı ne kışı birader! O ölemeez...”
   “Nasıl yani?!..”

   “Öyle işte... Bak görürsün...”
   “Ayran içerken ‘Oh öldüm’ demişti bi’ kere. Onun dışında, öldüğünü ben hatırlamıyorum!”
   “Atma Recep. O da Hafız’ın uydurduğu hikayelerden.”
   “Yok canım! Ben şahidim. O gün sen yoktun da, hikaye sanmışsın garibim.”
   “Şimdi hikaye mi gerçek mi?”
   “Ne fark eder?!.. Şehzadeyi marizlediği günün akşamı de böyle uykuya yattıydı. Kış uykusundan ala. Üç gün boyunca...”
   “E o zaman uyuduydu ama. Ölmediydi!..”
   “Ne malum?!.. Belki ölüp diriliyor? Hoca bu. Hem uykuyla ölüm hısım değil mi?!..”
   “Hasım mı hısım mı... Sen de feylezof kesildin başımıza sarı pipi.”

   “Yok, hani Akşehir gölünün kıyısında uyuduydu...”

   “Beyşehir’di Beyşehir...”
   “Yok Akşehir’di!..”
   “Hay hafızanıza, hafzalanıza turp sıkiym. Hoca bu halinizi görse kimbilir ne der, kısa akıllı sazanlar.”
   “Başlayacağım şimdi Akşehrinizden Beyşehrinizden -adam öldü oğlum!..”
   “E iyi işte!.. -öldüğüne üzülürsek asıl o zaman marizler!..”

   “Bak şimdi!..”

   “Hoca ermiş bir kişi. Yaşamayı da bilir ölmeyi de.”

   “Yani?!..”
   “Ehm, yani...”
   “Ukalalığın üzerinde...”
   “Neyi nasıl ne kadar düşüneceksin ki nabzın nereden nereye düşecek. Öyle bir yere düşecek ki, damarlarında arayıp duracaksın ama bulamayacaksın.”
   “Yani sonunda ölmüş sanılacaksın...”
   Hoca şimdi ölmüş müdür ölmemiş mi?

   Hoca’nın ölmediğine dair bir kanı hasıl olur dergahta. Talebelere göre Hoca'nın ruhu aynen yaşamakta, onları dinlemektedir. Onunki, Hoca usulü bir ölümdür. Evet, öyle derin bir kılıç yarasıyla bunca gün yaşamak mucizedir mucize olmasına, ama mucize bir adam için mucizeden doğal ne olabilir. Hoca’nın sağı solu belli olmaz ki. Bakarsın yarası iyileşiverir. En öldüğü anda bile dirilebilir. Oturduğu yerde, tefekkürden kalkıverir. Eskisinden daha canlı dikiliverir karşınıza. Ve bu fısıldaşmaların hesabını sorar bak... O kızılcık sopası yok mu o kızılcık sopası!..

   Hoca için kesin ölüm asla mümkün olmaz. Bilinen laflara, bilinen dünyalara, bilinen ölümlere uymayan biridir Hoca. Bu dünyada ölse öte dünyada, yan dünyada ölse ard dünyada ölmez. Nemelazım, Hoca’nın sürprizlerine her daim açık olmakta fayda vardır.
   Talebeler de böyle düşünmüşler. Kımıldamadan oturan Hoca’nın sırtına kürklü bir manto atmışlar ki, bedenine geri dönünce üşümeye. Odasındaki ocağın ateşi on gün on gece harıl harıl yanmış. Kapısına iki, odasına iki, o ikilerin başına gene iki haberci dikmişler. Uyuyan Hocaları için en uyanık Talebeleri görevlendirmişler.

   Hoca’nın karısı Fatma Bacı'ya malum olmuş zahir. Birden fenalaşmış. Rumi Bacılardan üç kızı yanına alıp Hoca’nın kapısına dayanmış.

   Talebeler, Bacıları Hoca’nın yanına sokmamışlar.

   “Öldü deyu ağlarsanız, geri döneceği varsa da dönmez” demişler kapının önünde.
   Hani belki Hoca öldüğünün farkında değildir, Hak yolunda henüz öbür dünyaya varacak kadar uzun bir mesafe ketetmemiştir… Bakarsın aynı yoldan dönüverir... Bir ihtimal!..

   Kızlar böyle laflarla kendi kendilerini kandırmayı kabul etmemişler. Hepsinin gözleri nemlenmiş. Sonunda bakmışlar talebelerin inadı Hocanın eşeğinden geri kalmıyor, razı olmuşlar. Talebelerin hatırına “geri döner mi döner” niyetine birlikte beklemişler.

   Hace Nasreddin, Hakka yürüdüğü yolun öbür başında bekleşen talebelerine, ağlayan bacılara geri dönmemiş.

   “Gittiği yer buradan iyi tabii. Dönmeye hiç niyeti yok körolasıcanın" diye sitem etmiş Fatma Bacı.
   Talebeler, Fatma Bacı’nın iyi bildiğini ona fısıldamışlar.

   “Allah’ın emri…”

   Kim ne diyebilir ki.
   Hoca’nın geri dönmeyeceğinden iyice emin olunca, ayrılık acısı ağır değirmen taşı gibi oturmuş yüreklerine. Ölümü kabullenmek bu kez zor gelmiş.

   Nihayet kısa bir toplantı yapıp, Hoca’yı defnetmeye karar vermişler. Ama sadece bedenini...


    Hoca'nın veda günü Konya'da fıkra anlatmakla "meşgul" Komik Hafız, olayı duyamamış. Gençler, Hoca'nın halini çenebaz Hafız'dan da gizlemişler.

   Ölümüne inanmamaya karar veren Talebeleri, Hocalarının bitmeyen tefekkürünün dokuzuncu gününde...
   Hoca’nın tefekkürden kalkıp sofraya gelip gelmeyeceğini kontrol için üç talebeyi odasına girmekle görevlendirmişler. Üç genç, usulca Hoca'nın odasına girecek olmuş.

   “Belki bitirmiştir” demişler başları önlerinde, bir umut. “Tefekkürü uzun sürdü bu sefer."
   Onlar tam koridordan geçip Hoca’nın yanına girecekken, iç odanın kapısı açılmış, göbeğini sallaya sallaya yürüyen güleç yüzlü bir Ejder görünmüş. Tıpkı Hoca gibi sallana sallana yürüyen Ejder karşısında talebeler donup kalmış. Şaşkınlıkla korku arasında gidip gelen halleriyle gözleri yerinden fırlamış, ağızları bir karış açık bakakalmışlar. Ejder bunlara insan gibi selam verip avluya doğru yürümüş. Öyle sevimliymiş ki, Talebelerin akılına kaçmak veya Ejder'e kargı kılıç çalmak gelmemiş. Sadece hayretler içinde Ejderin peşi sıra yürümekle yetinmişler. Muzip Ejder, sallana sallana avlunun aydınlığına çıkmış...

   Şehirde koşuşturmakta olan Hafız hariç, bütün talebeler bu mucizeye şahit olmuşlar. Ejder, Talebelerin şaşkın haline, tıpkı Hoca gibi parlak bir kahkaha atmış. Hoca kılıçla yaralandığından beri hiç gülmeyen baş talebesi İmad, Ejderin önünde saygıyla eğilip selam vermiş. O zaman, bütün talebeler eğilip selam vermişler. Ejder selamı alıp, bulunduğu yerde göğe doğru yükselmiş, ışıklara bürünmüş. Talebelerden bazıları, ışığın içinde güzel bir Adem gördüğünü söylese de, çoğu bundan pek emin olamamışlar. Işık öyle göz alıcı, öyle parlakmış ki, bir süre sonra hepsi gözlerini kapatmak zorunda kalmış. Gözünü açan, masmavi Gökyüzünden başka birşey görememiş. Ejder uçup gitmiş.

    Talebelerin en toy olanları bile, ermişlere has yüce bir mistik huşu içinde “Bu Hoca’ydı ulan!” demişler. Kızlar hemen dua etmeye başlamış. Hayta talebeler bile, eğilip selam vaziyetinde kalakalmışlar. Neden sonra, kendilerini daha fazla tutmamışlar tabii. Asla terketmeyeceklerine yemin ettikleri çocukluklarını salıvermişler. O da salya sümük ağlamış...
   Olay kimseye anlatılmamasına rağmen, sabaha karşı gün ağırırken, tahta kılıçlı dervişlerden müteşekkil bir birlik, dergaha gelmiş. Kırmızı, mavi, yeşil ve beyaz bayraklı doksandokuz eren, Hoca’nın dergahının etrafında saf tutmuş.

   Bu olayın akşamı Hafız Konya’dan gelmiş gelmesine de, talebelerin anlattığı Muzip Ejder hikayesine inanmamış.

   “Benimle kafa mı buluyorsunuz ulan hergeleler?!..” diye bağırmış çocuklara. Ağlayanlara da çok kızmış. “Gülün bari yav, ağlamayın” demiş. Hoca’nın mutlaka uyanacağını, sadece numara yaptığını, sabırlı olunması gerektiğini söylemiş. Komik Hafız, Hoca’nın ölse de dirileceğine olan inancıyla herkesi güldürmüş. Hocanın gene numara yaptığı inancına meyilli olduklarından, Hafız’ın hatırını sadece bir günlüğüne kırmamışlar.

   Hocanın tefekkürden Hakk'a yürüdüğü günün gecesi, yani Muzip Ejder’in göründüğü günün gecesi, ay tutulmuş.

   Kızların gülmeyip sesli sesli ağladığı, oğlanların sessiz sessiz ağladığı, Hafız'ın kapı esiğinde durmadan Kur'an okuduğu, dua ettiği karanlık bir gece.

   Hoca’nın odasının eşiğinde sabahı eden Hafız, ertesi gün öğlende huzursuzlanmış. Hoca kımıldamadan gözleri kapalı oturmakta. Bedeninde, öldüğüne dair en ufak bir iz yok, rengi yerinde, yüzü gülümsüyor.

   Nihayet, Hafız’ın bütün itirazlarına rağmen talebeler Hoca’larını, gözleri kapalı gülümseyerek oturduğu yerden alıp, koca bir tabuta uzun oturur vaziyette koymuşlar. Hoca’nın defnine durmadan itiraz eden Hafız’ı da mescide kilitleyip, Hoca’nın tabutunu musalla taşına koymuşlar, namazını kılmışlar. Hoca’ya uygun bir şekilde güle oynaya türbesine götürmüşler.

   Bunun bir de öncesi var elbet...
   Hafız, Hoca’nın kapısında bekleyedursun...

   Talebeler, Ahiler, Bektaşiler, diğer dervişler, Rumlar, Museviler, İseviler, elbirliğiyle Hace Nasreddin’e bir türbe yapmaya başlamışlar. Türbe yapılmaya başlanınca Anadolu’da, yer yerinden oynamış. O günden sonra Anadolu’nun bütün Beyleri, Konya’daki Mevlevi destekli Moğol idaresinden ayrılıp kendi başlarına buyruk olmaya karar vermişler. Moğol, Mevlevi, Kalenderi güruhunun hükmü de Hoca’nın ölümünden sonra bir daha iflah etmeyip sona ermiş.


   Tabut musalla taşına konunca, Hoca’nın karısı Fatma Bacı, O’nu son bir kez görmek istemiş. Çok ısrar etmiş.

   Talebeler, Fatma Bacı’nın ısrarına dayanamayıp tabutu açmışlar..

   Ama o ne?!.. Hoca’dan iz yok!..

   Tabut dolu gibi ağır, ama boşmuş.

   Sanki Hoca fıkralarından gayrı hiç yaşamamış gibi, Akşehir gölünün üzerindeki sabah buğusu misali uçup gitmiş.

   Baş talebesi İmad'a bakılacak olursa bu mucizenin Hoca’nın şanına uygun bir izahı vardır, o da şudur:

   “Hoca, kendi fıkralarına yatay geçiş yapmış bulunmaktadır...”

   “İnananlar inanmayanlara anlatsın!..”
   Kısacası Hoca hem uçup gitmiş gibidir, hem de gitmemiş gibi... Hem ölmüş gibidir, hem de ölmemiş gibi...

   Bu nasıl bir kutlu ölümdür ki, ölüm müdür dirim midir bilinmez?
   Bu acaip vaziyet hakkında, zamanın çok bilen alimleri arasından bir çift laf etmek gereğini duyanlar da olmuştur elbette -sözün yettiği kadarıyla. (Bunun sözle, lafla ne alakası varsa!..)

   Fatma Bacı, boş tabuta hiç şaşırmamış. ‘Pıh’ diye gülmüş. Derken kızlar, talebeler de başlamışlar gülmeye. Gülmek bulaşıcı tabii...
   Sadece Akşehirlisi Kırşehirlisi değil, Konyalısı, Horasanlısı, Rumelilisi de Hoca’nın mucizeli cenaze törenine gülmüş. Kahkahalar, Bohemya’dan Yemen’e, oradan Çin Maçin’e kadar dünyayı tutmuş. O günden sonra Hoca’nın türbesinde kimse ağlamamış.

   Dağda bayırda, Beyşehir gölünün kıyısında, Akşehir gölününe maya çalarken, eşeğinin tepesinde Konya yolunda veya türbesinin yakınlarında bir yerde... Hoca’yı gördüğünü söyleyen söyleyene. Köylü onun fıkralarını anlatıp gülerken, “Aha da pınarın başında oturan oydu, uzaktan gördüm” demeye devam etmiş.

   Bakmışlar, Hoca fıkralarda yaşamayı seviyor, talebeleri de Komik Hafızın ve halkın uydurduğu hikayeleri her yerde anlatmaya başlamışlar, fıkralarda yaşatmışlar Hocalarını...
   Hoca diriye sayılmış...

   Böylesi hem daha kolay, hem daha hoş!..
   Hoca yaşıyor…
   İşte kapıyı açıyor.