Son Çar'ın son seçimleri ve beklenmedik alternatifi

Sondan bir önceki Rus Çarı III. Aleksander 1894'de aniden ölünce, yerine bebek yüzlü ve yumuşak mizaçlı II. Nikola Çar ilan edildi. Nikola, kendinden daha uzun boylu Alix ile evlendi ve böylece sadece Alman tahtı ile değil, Büyük Britanya tahtı ile de akraba oldu. Alix'in babası IV. Ludwig, Alman Hessen devletinin hükümdarı, annesi ise Kraliçe Victoria'nın kızı Alice idi. Birinci Dünya Savaşı öncesinin en az on yıl süren gerginliği ve soğuk savaşında Avrupa'nın hükümdarlarının birbiriyle böyle yakın akrabalık ilşkileri vardı. Ruslar 1905'de, Doğu'lu bir güç olan Japonlar tarafından yenilince, Rusya'da ortalık karıştı, Gezi gibi büyük kitlesel hareketler oldu, ama Solcuların Çarı devirme girişimleri -yani devrim- başarısızlığa uğradı. Elbette istikameti belli gelişmelerin yarı yolda devrim deneyip başaramamaları sadece geçici bir oldgudur, nitekim bu devrim girişiminde edinilen tecrübe, daha sonrası için yol gösterici oldu ve süreç devam etti.
    1905 devrim yenilgisinin en önemli sonucu, Çarın reformlar yapmak zorunda kalması ve Duma adı verilen Rus Meclisini açmasıdır. Gerçi Nikola, tıpkı çağdaşı Abdülhamit gibi yapıp Duma'yı bir kaç kez kapatsa da, Rusya Meclisi işliyordu ve buradaki en büyük yandaş grup Oktobristlerin borusu ötüyordu. Ekim 1905'de bir manifesto yayınlayan Nikola'nın muhafazakar çizgisini savunan Oktobristler adlarını bu manifestodan alıyorlardı. 1906'daki Birinci Duma seçimlerinde sadece 17 milletvekiliyle esamisi okunmayan Oktobristler, 1907 seçimlerinde 32, aynı yıl yapılan Duma seçimlerinde ise 120 milletvekiliyle en büyük grup oldular. Ama 1912 seçimlerinde sayıları 99'a düştü, tabii başka sağcı partiler de vardı. Milliyetçilerin 88 milletvekili, aşırı sağcıların 64 milletvekili bulunmaktaydı. İkinci Duma seçimlerinde 64 milletvekili kazanan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1912'deki son seçimlerde Duma'ya sadece 14 milletvekili sokabilmişti. Bu parti, Menşeviklerin ayrılmasından sonra Lenin'in Bolşeviklerinden oluşuyordu (ve 1918'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını aldı).
Tam bir azınlık partisi olan Bolşevik Partisi'nin hiç umulmadık bir şekilde iktidarı -bir devrim yardımıyla- devralması, bir tek adam rejiminin nasıl çöktüğüne klasik bir örnek teşkil eder.
    Birinci Dünya Savaşı öncesi Rus Çarı II. Nikola ile Alman İmparatoru II. Wilhelm arasındaki mektuplaşmalar inanılmaz bir canım-cicim dili içerir. Mesela birbirlerine "Niki", "Wili" diye seslenirler, eh sonuçta akraba bir krallar kraliçeler prensler prensesler beyler bayanlar tarafından yönetilen bir Avrupa sözkonusu. Niki, "Aman Wiliciğim bu işleri kızışmadan önleyelim" diye rica minnet etse de Alman İmparatoru, Saraybosna'da çakan kıvılcımı "çok iyi" değerlendirip savaşı başlatır. Niki, İngilizlerle Fransızlara ve milyonlarca eğitimsiz köylüden oluşan kalabalık Rus ordusuna çok güvendiğinden, savaşın çabuk sonuçlanacağını ve Almanların hemen yenileceğini sanmaktadır! Daha sonra Niki'nin askeri "deha"sından kısaca bahsedeceğimden, bu tahminini Niki'nin naifliğine vereceğinizden eminim.
    Almanya Rusya'ya 1 Ağustos 1914'de savaş ilan ediyor, 2 Ağustos'da Tarabya'da Türkiye ile gizli savaş ittifakı anlaşması imzalanıyor, iki gün sonra Rusya'nın başkenti Petersburg'daki Alman Büyükelçiliğine saldıran milliyetçi Ruslar, elçilikte ellerine geçen herşeyi fırlatıp sokağa atıyorlar, kağıt belgeler havada uçuşuyor, mobilyalar sokaklarda. Ellerinde ikonalar, Rus Çarının resimleri ve bayraklar taşıyan göstericiler, Büyükelçiliğin önündeler. Lenin o gün, Avusturya-Macaristan'ın bugün kuzey Çakya'da bulunan Zakopana kasabasında.
    Savaş, hiç de Çarın beklediği gibi hemen bitivermiyor. 1914 yılı Ağustorundan yıl sonuna kadar Almanların "Doğu Cephesi'nde 1.2 milyon Rus askeri ölüyor, yaralanıyor ya da esir düşerek safdışı kalıyor. Rusya'da yiyecek fiyatları hemen ikiye katlanıyor. 1915 yılı, Ruslar için daha da büyük bir felaket. Tannenberg'deki savaş tam bir hezimet. Ruslar Doğu Prusya bölgesinden çekiliyorlar. Avusturya-Macaristan orduları Ukrayna'ya, Alman orduları Ağustos'da Varşova'ya giriyorlar. Rusların darmadağın olması üzerine, onlara yardıma gitmek amacıyla İngiltere ve Fransa Çanakkale operasyonunu planlanıyorlar, bunu yapmak zorundalar, yoksa Rusya'nın çökmesi mümkün.
    Durum bu kadar vahimken ve Rus ordusundaki askerlerin üçte birinin silahı yokken ve asker kaçaklarının sayısı milyonu geçmişken, 5 Eylül 1915'de Rusya'nın tek adamı Niki, kendisini ordunun başkomutanı ilan ediyor, eh tabii Wili de başkomutan havalarında, ondan aşağı mı kalacak? Daha sonra Çar'ın "Başkomutanlığı"nı bir Rus generali şöyle yorumlamıştır: "Savaş konusunda aynı bir çocuk gibiydi". Yani haritaya bakıp, "şurayı alalım şurayı satalım, yakalım yıkalım" diye konuşan, savaşı oyun sanan birinin ruh hali. Çanakkale'de Türk direnişi geçit vermeyip yardım da gelmeyince 1916 yılında Rus ordusunun kaybı tam 850.000. Ama aynı yıl Türklere karşı başarılılar. Rus ordusu 1916'da Erzurum ve Trabzon'u alıyor. Bundan biraz cesaret alıp hâlâ, "Almanya 1916'da savaşa dayanamayıp çöker" havasındalar.
    Savaş Rusya için tam bir felaket görünümündeyken Lenin de Ocak ayında başladığı "Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması" kitabını Haziran sonunda tamamlıyor, savaşı "Emperyalist savaş" diye tanımlıyor, hanedanların kendi aralarında çatışmalarıyla da dalga geçiyor. "Finans oligarşisinin iktidar düzeni"ne şiddetle karşı çıkması, Almanya'dan Bolşevik Partisi için 82 milyon altın Alman Markı almasına engel teşkil etmiyor. Lenin o zaman, yalnız kalmak pahasına da olsa savaşa kesinlikle karşı çıkan küçük bir Sol çevrenin en önemli lideri. Ve bu tavrı onu hem benzersiz kılıyor, hem de iktidara gelmesi için en önemli gerekçeye sahip olmasını sağlıyor: Çarlık devriyle ve onunla ilgili herşeyle köprüleri atmak...
    Çar Nikola'nın eşi Çariçe Alix, Alman olduğundan halk tarafından "Bu casus mu" diye bakılan bir şahsiyet. Ruslar da Türkler gibi komplo teorilerine meraklılar. Küçük oğlu çaresiz bir "kan hastalığı"ndan muzdarip olduğundan Alix, bir anne içgüdüsüyle, doktorlardan umudu kesip Grigori Rasputin adlı gezgin esrik bir keşişi saraya alıyor. Rasputin, insanları iyileştirme kudretine sahip biri diye tanındığından, sarayda kısa sürede etkili kişi haline geliyor, Sarayda alınan kararları etkilemeye başlıyor. Ahlaksız biri olduğu söylenen bu iri yarı keşiş, kısa sürede sarayda Çariçeyle ve diğer kadınlarla aşırı yakınlığı nedeniyle ülkenin en nefret edilen insanlarından biri oluyor. Nitekim durum öyle bir vahamet kazanıyor ki, Bir grup subay Rasputin'i öldürmek zorunda kalıyor. Dokuz canlı bu adamın öldürülmesi ile ilgili hikayeler, hatta filmler gırladır.
    Almanlar savaşa devam ettiler ama Rusya mahvolmuştu. Açlık, hastalık, kömür sıkıntısı had safhadaydı ve ordu tam bir felç vaziyetinde, devlet ise yolsuzluk ve savaş zenginlerinin mafya tipi çıkar örgütlerinin elindeydi. Ama işte ülkenin dibe vurduğu bu aşamada, yani 1917 yılı başında, nereden nereye gelindiği ve nereye gidileceğini gösteren oldukça net işaretler vardı. Çar Nikola seçim kanununu kendine uysun diye değiştirmiş, ilk kez kadınlar ve azınlıklar da seçme seçilme hakkı kazanmışken, "Şükredelim Çarımıza" deyip yeni oy kullananların Çarın Oktobristlerine oy vermesi yeterli olmadı. Şubat ayında, başkentteki Viborg işçi mahallesinde "ekmek isteriz, kömür isteriz" diye ayaklanan işçiler, yiyecek ve kömürün karneye bağlanmasına ve bu sistemin işlememesine isyan ederken, aslında kendi sistemlerini savunmaya başlamışlardı bile.
    1914'den itibaren ekonomi tepetaklak olunca ve devlet kendini düşünmekten hiçbir şey yapmayınca, yeni bir örgütlenme modeli iyice görünür oldu: Özyönetim birimleri. "Sovyet" denen bu grupçuklar, 1914'den itibaren aciz kalan devlet yerine halkın kendi kendine yiyecek ve kömür sağlayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtan, kendi kendine kararlar alan gruplardı. Viborg'daki de bir işçi sovyetiydi. 1917 kışındaki bu büyük gösteri, Gezi gibi bir isyana dönüştü ve tamamen bu özyönetim birimleri tarafından yapıldı, koordine edildi ve sürdürüldü. Halk artık aciz devlet kurumlarına değil, iyi örgütlü bu gruplara güveniyor, yaşamak için en gerekli yiyecek içecek giyecek ve yakacağını o gruplar sayesinde sağlıyordu. Fakat bu gruplar Çar'dan, Alman Çariçe'den nefret eden, siyasi yelpazenin geniş bir kesimini teşkil eden halk kesimlerlerindendi. Grupların Bolşeviklerin kontrolü altına girmeleri çok basit bir nedenle oldu: Bir tek Bolşevikler, Çar'a yakın kesimlerle kesinlikle en ufak bir ittifak ilişkisine girmek istemiyor, onlara kesin karşı çıkıyorlardı. 28 Şubat 1917'de Duma'da geçici bir Hükümet kurulmuştu. Aynı gün Petrograd sovyeti de kuruldu, polis halka ateş açtı. Protesto ve isyan iyice çığrından çıkıp göstericiler evlerine dönmeyince, Çar, 2 Mart günü tahttan feragat ettiğini ilan etti. Yolsuz ve yandaş, hantal devlet kurumları, güvenlik kuvvetleri, halkın güvenini ve meşruiyetlerini tamamen yitirmişlerdi. Geriye bir parça da olsa legitim/meşru kurum olarak sadece Duma kalmıştı.
    Sovyetlerin kendilerine önder olarak Bolşevikleri seçmelerinin baş nedeni, 1905 devrim denemesinin başarısızlığına rağmen devrimcilerin, olağanüstü durumları yönetmek ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli örgüt aklına sahip olmalarıydı. Bolşevikler, diğer Duma partileri gibi Meclis'deki en büyük Çarcı tekadamcı Oktobrist grubu da hesaba katmıyor, onların suyuna gidecek hareket tarzını reddediyorlardı, hem de bunu, Duma'da sadece 14 milletvekilleri olmasına  rağmen yapıyorlardı.
    Özyönetim gruplarının başına seçilen Bolşeviklerin sayısı hızla arttı. 25 Eylül'de Leo Troçki, başkentte şehir sovyetinin başkanı, yani en üst yöneticisi seçildi. Bu arada Duma'daki diğer Sol fraksiyon Sosyal Devrimciler de bu gelişmelerden yararlandılar. Oktobristlerin meclis çokluğunu "gözardı edilemez" bulan bu liberal solcuların lideri Aleksander Kerenski, Atatürk ile yaşıttır, Simbirsk'de doğmuş, Taşkent'te büyüyüp başkentte Hukuk okumuştur. Bu adamı Atatürk'le kıyaslamamın nedeni, 1917 yılı içinde halktan korkan Duma tarafından önce Adalet bakanı, sonra savaş bakanı yapılması, 21 Temmuzda başbakan olması, 9 Eylülde kendisine yönelen bir darbe girişimini bizzat önleyerek 14 Eylül 1917'de "Rusya Cumhuriyeti"ni ilan etmesidir. Atatürk'den 6 yıl önce... Ama Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra kurulan Rusya Cumhuriyet'i, sadece 25 Ekim gününe kadar yaşamıştır. İki ay bile değil! Bundan sonrası, "Ekim Devrimi tarihi"dir.
    Rusya'yı Bolşevikler devralıp adlarını SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) diye değiştirdiklerinde, Kerenski son anda devrimcilerin elinden kaçıp kurtulmuş kurt bir politikacı olarak Finlandiya'daydı, ama Moskova ve Petersburg'da da gizli bir şekilde sahte kimlikle bulundu. Kerenski, daha sonra Londra'ya gitti, 1922'den 1932'ye kadar Paris'de Rus göçmenler için gazete çıkardı ve nihayet 1940'da, İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde ABD'ye gitti, orada 1965'de anılarını yayınladı. Atatürk'le yaşıt bu ayaklı tarih, 1970'de New York'da öldü. Atatürk adam gibi doktorlara denk gelseydi de onun gibi 1970'lere kadar yaşasaydı Türkiye nasıl bir ülke olurdu, ayrı bir yazı konusu. Ama uzlaşmaz tavır ve halkın kendi kendisini yönettiği özyönetimci anlayışa önderlik etmek, kesinlikle başarılı oluyor. Bolşevikler, sosyal devrimci Duma fraksiyonunun Kerenski örneğindeki gibi "Dumanın tamamını temsil eden çözümler üretelim" diyerek Oktobrisleri de hesaba katan "ılımlı" bir politika izleseydi, kesinlikle özyönetimlerce benimsenmez, onlara önderlik edemezlerdi. Gelişmeler, Çarlığın ihyası istikametinde değildi, tıpkı Türkiye'de de Padişahlığın ihyası istikametinde olmadığı gibi.

3000 Yıllık refah toplumunun sırrı

M.Ö.41 yılı. Gül mevsimiydi. Anadolu'nun güney kıyıları yılın en güzel günlerini yaşıyordu. Kleopatra'nın çektirisi, irili ufaklı sayısız tekne ve yelkenli gemiden oluşan bir filo eşiliğinde Tarsus'a doğru ilerlerken, Roma'nın yeni güçlü adamı Marcus Antonius da, şehrin pazar meydanında mahkeme kurmuş, halkın dertlerini dinlemekteydi. Tarihçi Plutarch'ın tüm detaylarıyla aktardığı üzere, pazar meydanındaki açık hava mahkemesinde, birden fısıldaşmalar başladı. Fısıltıların Antonius'a ulaştırılan şekli, “Aşk tanrıçası Aphrodite'nin altın bir kayığın üzerinde şehre girdiği, Asya'nın (yani Anadolu'nun) refahı için Dionysos ile birleşmeye geldiği” mealindeydi.
   Marcus Antonius, gelen “Tanrıça”nın Mısır hükümdarı Kleopatra olduğunu elbete bilmekteydi, çünkü onu Tarsus'a, ayağına çağıran bizzat oydu. Kleopatra, Julius Sezar'ın öldürülmesinden sonra çıkan Roma iç savaşında takındığı tavrın hesabını vermeliydi. Antonius, Kleopatra'nın güç ve iktidar için neler yapmaya kadir olduğunu henüz tam bilmediğinden, Antonius'u tanrılara, kendini tanrıçalara benzeten ve daha gelmeden aşk sinyalleri gönderen kraliçeyi heyecanla bekliyordu.
   Güvertesi tamamen altın kaplı ve kıymetli taşlarla süslenmiş atlas yelkenli çektiri, her yanı muhteşem bir sanat eseriydi. Adeta sonsuza dek kullanılmak üzere yapılmış, sağlam ve eşsizdi. Dönemin kalıcı/sürekli refahını sembolize etmekteydi. Kraliçenin yanında müzisyenler güzel melodiler çalmakta, Kleopatra'nın özenle seçtiği Mısırlı güzel kızlar yanında oturmakta bazıları ona hizmet etmekteydi. Herbiri prensesler gibi süslenmişlerdi. Çektiriden etrafa yayılan güzel kokular, Mısır Kraliçesi karaya çıkınca, Tarsus'un her köşesine ulaştı. Plutarch'ın ayrıntılarıyla anlattığına göre, Kleopatra Tarsus'a ayak bastığında üzerinde, “uzun, onun peşisıra su gibi akan bir elbise” giymişti. Antonius'a yaptığı etki de, “vücudunun büyülü güzelliğinin yansıması” ile ilgiliydi!
   Kleopatra'yı Tarsus'a çağıran Antonius, daha o gece, kraliçenin ayağına, onun verdiği ilk davete tıpış tıpış gidip gece boyunca kraliçenin bir dediğini iki etmedi. Davette sadece altın tabak-çanak-çatal kulanıldı, üstelik yemeğe katılanların, bir anı olarak, yemek yediği altın tabağı, çatalı vs. alıp evine götürebileceği söylendi. Kleopatra, Romalı generalleri etkilemeyi iyi biliyordu. Davetler böyle dört gün sürdü. Dördüncü gün -Sokrates'in yazdığı üzere- ziyafetlerin en orijinal günüydü. Çünkü Kleopatra, ziyafetin verildiği salonların tabanını, dizlere kadar yükselen bir gül tabakasıyla, gül taçyapraklarıyla kaplatmıştı. Sokrates, kraliçenin bunun için ne kadar para harcadığını bile yazar. (Holger Lundt, “Die Rosen der Kleopatra” Düsseldorf 2008) Kleopatra, Romalıların bütün zayıf yanlarını böyle sonuna kadar kullanmasını bilmiş akıllı, güzel ve güçlü bir kadındı. Tabii bütün özelliklerinin olumlu sayılması gerekmiyor. Onun bu gül savurganlığı ve lüks tutkusu, zamanın entelektüelleri tarafından kıyasıya eleştirilmiştir. Mesela Seneca, açıkça “pervers”likten (sapkınlık), “doğaya aykırı” bir yaşam tarzı sürüldüğünden falan bahseder ve bunu sertçe yerer. Güzelliğin, kültürün ve ölçülü/vicdanlı refahın değerini bilmeyen entelektüellerin de, gül yerine buğday ekilmesini önerdikleri görülür. (Gülün ve güzelliğin yeri başkadır, buğdayın ve tokluğun yeri başka. Bunlar birbiriyle çelişmez, birbirini tamamlar -abartmamak ve ölçülü olmak koşuluyla.)
   Gül, o devirde lüksün ve refahın sembolü sayılmaktaydı. İtalya'da/Roma'da henüz yetişmemekteydi ama çok nadide bir çiçek olduğundan zenginliğin ve lüksün göstergesiydi. Roma'ya gül, gül taçyaprağı, gülsuyu, gül esansı, gül parfümü, vs. Mısır'dan gitmekteydi. Mısır, Büyük İskender'den sonra ülkeyi devralan Grek/Yunan asıllı Ptolomeos'lar tarafından yönetilmekte, Kleopatra da bu kültürün temsilcisiydi. Kraliçe, Mısır'ın sürekli daha kötüye giden bitiş dönemini temsil eder. Halkın ve Ülkenin giderek fakirleştiği, eski refah döneminin bozulma sürecini yaşadığı, zenginlerle fakirler arasındaki makasın iyice açıldığı bu yeni Mısır, ancak Kleopatra'nın akıllı ve kurnaz entrikalarıyla ölçülü bir güç olabiliyordu.
   Antonius, Kleopatra'nın gül gösterisinden etkilense de onu asıl etkileyen, Mısır'ın buğdayıydı. Bugün dünyada en yaygın olan buğday türünün (Triticum aestivum) atası (Triticum monococcum) ilk kez Anadolu'da Göbeklitepe bölgesinde (ve arkeologların 'Verimli Hilal' dedikleri ve Anadolu'nun güneyinden de geçen bölgede) ekilip biçilmeye başlamıştır. Son verilere göre Urfa'nın 15 kilometre kuzeydoğusundaki bu bölgede, 11.500 yıl kadar önce, yerleşik yaşama özgü ilk köyler kurulmuş ve ilk mabedler inşa edilmiştir. (Klaus Schmidt, “Sie bauten die ersten Tempel” Münih 2006) Göbeklitepe, görenleri hayretler içinde bırakabilecek kadar orijinaldir. Bölgede dolaşırsanız, taş devrinde kullanılan keskin taş bıçaklardan mutlaka bulursunuz kayalık bölgede. Bu bıçaklar, buğday biçmek için ve diğer el işleri için kullanılmıştır. Fakat Kleopatra'nın Tarsus'a çıktığı yıllarda Mısır, halen Roma'nın buğday ambarıydı ve Anadolu bu konuda fakirdi. Çünkü Mısır'daki gibi binyıllara direnebilecek sağlam bir altyapı, devlet otoritesi ortaya koyamamıştı ve herşeyden önce, ekonomik altyapısı, Mısır'daki gibi sağlam bir temele sahip değildi.
   Mısır'ın ihtişamının ve üçbin yıllık refahının sırrı neydi? Ve bu uygarlık, Büyük İskender'in ardından neden giderek hızlanan bir şekilde bozuldu? Kleopatra'dan sonra Mısır'ın görece bağımsız bir hükümdarı bile olmamıştır ve Mısır, Roma'nın bir eyaleti olarak Romalı valiler tarafından yönetilmiş, sonra da çökmüştür. Bu bitişin hazin siyasi öyküsünü herkes bilir. İki kahramanımızı ilgilendiren yanı ise filmlere, romanlara konu olmuştur. Marcus Antonius, Roma'nın sırlarını Kleopatra'ya vermekle suçlanınca intihar etti. Bunu öğrenen Kleopatra'nın zehirli bir yılanla intihar ettiği söylenir. Antonius ve Kleopatra arasında, bu güç gösterileri sırasında büyük bir aşk doğduğu kesindir. Nitekim öldükten sonra Mısır usulü mumyalandılar ve birlikte gömüldüler. Mumyaları bugüne dek bulunamamıştır. (Manfred Clauss, “Kleopatra” Münih 1995) Onlarla birlikte, Mısır'ın refahını garantileyen sır da unutulmuş olmalı. Bazı şeyleri yeniden hatırlamak ve Mısır'ın o engin kum deryasından çıkarmak için ikibin yıl geçmesi gerekti!
   Bilim adamları bu sırrı, Mısır'ın buğday ambarlarında buldular. Mısırlılar, çok iyi (gene bu sistem sayesinde) geliştirilmiş ve çok uzun süre işlemesi için düşünülmüş sulama sistemleriyle tarım yapıyorlardı. Üretilen buğday, devletin kontrolünde depolara konuluyor ve alınan buğdaya karşılık, buğdayın sahibine bir belge veriliyordu. Bir tür para gibi kullanılan bu belgelerin çok somut bir karşılığı vardı: Depodaki buğday miktarı (yani sanal değil reel kapital sözkonusu). Belgeler çeşitli boyutlarda alışveriş için kullanılıyorlardı. Ama bir yıl sonra o belgeler geri çağrılıyor ve üzerindeki sayılar değiştiriliyordu. Eğer biri, bir yıl önce 100 kiloluk buğdayına karşılık bir belge aldıysa, bu kez 92 kiloluk veya 97 kiloluk bir belge alıyor, yani elindeki belgenin (parasının) değeri düşüyordu. Bunun çok basit bir nedeni vardı: Ambar fareleri, çürüme, küflenme vs.
   Para bir iş için kullanılmadan durdukça değer kaybettiğinden, kimse para biriktirmeyi düşünmüyordu. (Bu nedenle bazı bilim adamları, Mısırlıların para kullanmadığını iddia ediyor. Çünkü “Para” lafı altında, sadece günümüzde kullandığımız “durduk yerde çoğalan para”yı ve “maddi karşılığı olmayan bilgisayar ekranlarındaki sanal para”yı anlıyorlar!) Mısırlıların para biriktirmek yerine, ellerindeki belgeleri bir an önce elden çıkartmayı düşündükleri kesin. Bunun için de o belgeleri mümkün olduğunca çabuk yatırıma dönüştürüyorlardı. Ve sırf paranın bu değer yitiren özelliği (eksi faiz) nedeniyle, kalıcı/uzunvadeli, yüksek kaliteli yatırımlar yapıyorlardı. Ayrıca, yaptıkları bütün işlerin ve yatırımların, başında yüzde yüzlük bir reel karşılığı da vardı. Bu para ve yatırım anlayışı sayesinde, yüksek bir uygarlık kurulmuş, zengin-fakir arasında bir uçurumun söz konusu olmadığı, üçbin yıl süren kalıcı bir refah yaşanmıştır. Mısır toplumunda herkesin tok ve belli bir refah seviyesinde yaşaması en normal şeydi, bunun için mutlaka herkesin çalışması gerekmiyordu. (Şimdi de herkesin çalışması gerekmiyor. Günümüzde yapılan işlerin neler olduğuna ve çoğunun ne kadar gereksiz olduklarına bakılarak bu anlaşılabilir)
   Buradan, paraya "Yüzde yüz reel karşılık" denen şeyin anlamını da öğreniyoruz. Bu karşılık, eğer reelse, (bildiğimiz yaşamla ilgiliyse) ARTMAYIP AZALIYOR. Yani doğal ortamla birebir ilişkili bir sosyal düzende, paraya endeks olarak doğal birşey seçildiğinde, paranın değeri artmayıp azalıyor. Kısacası: Durduk yerde değeri artan günümüzün (faizli) para'sı doğaya aykırıdır.
   Refahın paranın niteliğiyle doğrudan ilgili olduğunu, gene Mısır tarihinden öğreniyoruz. Romalıların bu buğday bazlı para sistemini kaldırmalarıyla birlikte, Mısır uygarlığı çökmeye başlamıştır. Roma'nın kullandığı ve değeri hükümdara göre değiştirilebilen sikke sistemi, Mısır'ı çökertmiştir. Roma ve diğer devletler (kısmen faizi de içeren) para sistemleriyle bir refah sağlıyorlardı, ama bunun için sürekli savaşmaları, yeni fetihler yapmaları gerekiyordu. Mısır'ın en az üçbin yıl boyunca kullandığı para sistemi ise hem fetih savaşlarını körüklemiyor hem refahı uzun vadede garantiliyor hem de olağanüstü yüksek kalitede ürünler ve eşyalar yapılmasını, kalıcı altyapı sistemlerinin kurulmasını ve yüksek özgün kültür ve uygarlığı özendiriyordu.
   İnsana ve doğaya aykırı günümüz sistemini değiştirmek, bir zorunluluk. Ve postkapitalist bir döneme doğru ilerlerken tarih, en güvenilir öğretmenlerimizden biri olabilir.

Thomas More'dan Kang Yuwei'ye, Batı ve Doğu ütopyası

Amerika'nın Avrupalılar tarafından keşfinden 24 yıl sonra Londralı Thomas More adlı sivri akıllı biri, "Utopia" adlı ilginç bir kitap yayımladı. (De optimo statu rei publicae deque nova insula Utopia) Avrupa'da gelecek kurgusu mahiyetinde yazılan bu ilk önemli kitapta yazar, ideal bir ada-ülkeyi anlatıyordu. Kitap, Hollanda'daki Leuven'de yayımlandıktan sonra geniş yankı uyandırdı ve More bir yıl sonra kralın danışmanı oldu. O zamanlar, adına “bilim adamı” denen tipler, ellerinde metre, henüz dünyanın hertarafını ölçüp kaç bucak olduğunu insanlığa göstermemişlerdi. Coğrafyacılar da dünyayı ve kendilerini tüketmemişlerdi. (Sahi bugün yeni coğrafya alimleri var mıdır, varsa kimlerdir, ne var ne yoktur, ne yapmaktadırlar, mesela geçen yıl nereyi keşfetmişlerdir?) “Bilim adamları” dünyanın kaç milyar ton bilmemnesi olduğunu ve bunun kaç trilyon dolar filan ettiğini de hesaplamamışlardı henüz.
   Daha sonraki yüzyıllarda, bu kitaptan esinlenen ve 'ütopya' sözcüğünün hakkını sahiden teslim eden başka kitaplar da yazıldı. Fakat herkes yüzünü Batı'ya çevirdiğinden, mesela Kang Yuwei diye birinin esaslı ve orijinal bir ütopya kitabı yazdığı konusuna Fransız kaldı (eski Daoist ütopyaları, yeryüzü cenneti tasavvurlarını hiç saymıyoruz). Ne de olsa Kang Yuwei "Utopia"nın piyasaya çıkışından üçyüzseksen küsür yıl sonra "Da tong shu"yu yazdığında Fransızca en moda dildi. ("Da tong shu" veya "Ta tung shu", 'Büyük Vahdet' anlamına geliyor. Yazarın bu kitabı, Hindistan'da yaşarken 1902'de yayımlandı)
   20'inci yüzyıl başında sadece Avrupa'da değil, dünyanın Sultan Abdülhamit II tarafından yönetilen bu tarafında da, bilumum milliyetçinin (ve az buçuk sosyalistin), o çok özendikleri modern milliyetçi kapitalizm dünyasının sonunda neler olabileceği konusunda en ufak bir “ütopya” kırıntısı bulunmamaktaydı. Mesela küresel ısınma diye bir şey olacağı henüz hiç bilinmiyordu, çünkü “kaba materyalist bilim -yani “silim- insanları” (“Homini eradico”), mesela atmosfer değerlerini en kesin şekilde ölçebilmek için üretilen araçgereç endüstrisinin havaya püskürttüğü zararlı gazların çetelesini tutmayı akıl etmemiş, Japonya'ya atılacak atom bombalarını henüz yapmamış, atom bombası düştükten sonra düştüğü yerde ne olduğunu ölçme “şerefine” henüz nail olmamışlardı.
   Bu tip gelecek “ütopyaları”na henüz Fransız olunduğu o devirde, modernleşen insanların günün birinde koyun gibi tek tip giyinip/düşünüp/yaşayacakları, ama buna rağmen kendilerini "özgün/özgür bireyler sanacakları da bilinmiyordu. Henüz, bunları hayal edecek kadar “ütopist” olamamışlardı, olsalardı bile böyle saçma ütopyalara kimse inanmazdı, çünkü deliler bile bu kadar deli olamazdı. Mesela ruhsuz “silim insanları”nın koyunları da kendilerine benzetmek amacıyla onlara yüzde onbeş insan geni takacakları, koyunlaşmanın ya da koyunların insanlaşmasının bu kadar “"ileri”" gidebileceği de düşünülemezdi. Üstelik bütün bu saçmalıkların sadece ve sadece para/kar/maaş için yapılacağı da hiçbir Adem'in (yani "“Homo Adamus”"un) aklına gelmezdi.
   "Da tong shu"nun Çinliler tarafından okunduğu dönemde Çin, Batılı süper ulus devletlerden Fransa, Rusya, ABD ve İngiltere'nin kısmi kontrolü (hatta işgali) altındaydı. Nanjing anlaşmasına göre İngilizler Hong Kong'u 1849'da kendi topraklarına katmışlardı. (Çin burayı ancak 1997'da geri aldı). Fransa ve İngiltere'nin Çin'e karşı açtıkları iki "Afyon Savaşı"nı kaybeden Çinliler, daha bu savaşların ikincisi başlamadan, onüç yıl boyunca Taiping ayaklanmasıyla uğraşmışlardı. Kendini Hz. İsa'nın küçük kardeşi ilan eden Hong Xiuquan adında birinin fanatik müritleri, Hristiyan olmayan tam yirmi milyon insanı doğramıştı. (Rakamla: 20.000.000) O zamanlar Osmanlı imparatorluğunun sınırları dahilinde de aşağı yukarı bu kadar insan yaşıyordu.
   Kang Yuwei, kitabının başarısı nedeniyle Thomas More gibi bir yıl içinde Çin imparatoru Guangxu'nun (Göğün Oğlu: 'Tian Zi'nin) danışmanı olamadı. O dönem Çin, henüz bir çocuk olan İmparator Guangxu tarafından değil, onun teyzesi ('Göğün Oğlunun ardında duran': 'Taihou') dul İmparatoriçe Cixi tarafından yönetiliyordu. Cixi, Abdülhamit II gibi, eski usul ama oldukça akıllı zalim bir hükümdardı ve ütopya dinleyecek durumda değildi. Çin'i yöneten (Tunguz/Moğol kökenli) Mançu hanedanı, 20'inci yüzyıl başında Osmanlılardan çok daha zor durumdaydı ve Afyon savaşları yenilgisinin yarattığı derin travma, Osmanlı coğrafyasında yaşanan 93 Harbi travmasından pek de farklı değildi. (Ama Osmanlı coğrafyasında Taiping katliamıyla kıyaslanabilecek boyutta bir olay asla olmamıştı, daha sonra da olmadı)
   Şimdi bu yazının başına dönerek, yüzümüzü bu kez Doğu'ya çevirip, buraya kadar Fransız kaldığımız bazı konuları konuşabiliriz. Mesela bu yazının başında sözü edilen “Amerikanın 1492'de Kristof Kolomb (Cristoforo Colombo) tarafından keşfi” hikayesinin, aslında sıcak gaz içeren naylon bir balon olduğunu hemen görebiliriz. Kolomb'dan yetmiş yıl önce, Ming imparatoru Yongle'nin sağ kolu ve baş amirali Zheng He'nin ("Çang Hı" diye okunuyor) dokuz direkli dev hazine gemileriyle Ümit Burnu'nu dolaşıp Atlantiği geçerek Amerika'ya geldiği teorisi, bugün kısmen kanıtlanmış bulunuyor. Bir önceki Moğol Yüan Hanedanına danışmanlık hizmeti veren İranlı Müslüman bir aileden gelen, Çin'in milli kahramanı Zheng He ve seyahatlerini her Çinli -az ya da çok- mutlaka bilir, okullarda öğrenir.
   Zeng He'nin hikayesi de "Çinlilerin uydurduğu bir balon" sayılacak ise, Piri Reis'e başvurabiliriz. Keskin dilinin bedelini başıyla ödeyen Piri Reis'in malum haritasına göre Osmanlı denizcilerinin, Kolomb'dan önce, Güney Amerika'nın güney ucuna kadar gittikleri, gitmedilerse de o bölgenin haritasını oralara Kolomb'dan önce giden birilerinden aldıkları kesindir. Pekala Zhen He'nin haritacılarından almış veya onlardan alan birinden ele geçirmiş olabilirler. Ayrıca Egeli denizcilerin ve korsanların Akdeniz dışında da cirit attığı bir devirde Zheng He, dev armadasıyla yedi uzun yolculuk yaparken, ona Osmanlı denizcileri de eşlik etmiş olabilir.
   Çinliler, 1405'den başlayarak 1433'e kadar, Zheng He'nin dev gemileri ve armadasındaki 28.000 denizcisinin kuvvetiyle dünyayı zorla Çinlileştirmeye kalksalardı, Amerika'nın adı şimdi, (eski Çin yazıtlarında geçtiği üzere) "Fusang" olacaktı ve Amerigo Vespucci adlı, adı var kendi yok şüpheli şahsiyet de, sadece bir gemici efsanesi olarak kalacaktı. Çinlilerin denizlerdeki gücü, (bugün bilinmediği üzere) çok büyüktü. Yelkenli Çin savaş gemileri ("Cunk" veya "Cönk"ler), Akdeniz'de ve Okyanuslarda dolanan Avrupalı ve Osmanlı gemileriyle kıyaslanamayacak kadar güçlüydüler. Karşılaştırmak bakımından bir örnek: Kristof Kolomb'un “Amerika'yı bulan” gemisi "Santa Maria" 27 metre uzunluğundaydı; Zheng He'nin amiral gemisi ise 122 metreyle tarihin en büyük ahşap savaş gemisiydi. Çin filosunun her gemisi, Kolomb'un gemisinden en az üç misli daha büyüktü. Dünyayı keşfetmek ve bilinmeyen yerlerin haritasını çıkarmak için denize açılan en büyük Çin armadası 317 gemiden oluşuyordu. Gemilerde, o çağın en yeni ve sofistike silahlarını kullanan tecrübeli askerler, zenaatkarlar, doktorlar, bilim adamları vd. yaşıyordu. Uzun yolculuklar için hazırlanmış tam teşekküllü gemilerde meyva-sebze bile yetiştiriliyordu.
   Çinliler, Yongle'nin (Dünyaya "Çin'in şanını göstermak", nüfuz kazanmak ve) dünyanın haritasını çıkarmak planını dondurdular ve bilinçli bir kararla dünyayı (bilinçli veya bilinçsiz olarak) Çinlileştirmekten vazgeçtiler. Yongle'nin halefi, bütün uzunyol gemilerini yaktırdı, okyanuslar ötesi seyahati de yasakladı. Eğer bunu yapmasaydı, bugün Avrupa/Batı orijinli değil, Çin/Doğu orijinli global bir dünyada yaşıyor olabilirdik. 
   Dünyadaki yaşam koşullarını yoketmek üzere olan tek tip modern insanın “rasyonel akl”ı bu kararı şimdi "ilginç" (hatta "gülünç") buluyor. Her şeye yararcılık açısından bakan kaba materyalist “akl”ın cinsliği ve demodeliği bir yana, Çinlilerin dünyaya kapanma kararını nasıl ve neden alındığı, Çin kehanet sisteminin bu noktada nasıl işlediği, bir uygarlığın kendine nasıl sınırlar koyabildiği gibi konular, sınırsız para/kar güdüsünün mahfetmek üzere olduğu günümüz dünyasında büyük önem taşıyor. Şimdi kimsenin izah etmek istemediği bu zihniyetin kısmen de olsa yaşadığına dair işaretler var. Çinlilerin sahip olduğu 'Biz' duygusu ve Çin'de 'Ben'in küçümsenip ayıp sayılması, kapitalizm çağında (rasyonel mantıkla değerlendirildiğinde) çok çelişkili görünen farklı durumlar arzedebilmektedir. Örnek: Çin'in günümüzde, dünyanın (devlet kontrollü) en neoliberal kapitalist ekonomisine sahip olmasına rağmen; bir taraftan da sosyalist "Mao Zedung Düşüncesi"nin sarsılmaz savunucusu olduğunu iddia etmesi, kontrolcü teokratik tek parti (ÇKP) tarafından yönetilmesidir.
   "Da tong shu"da Kang Yuwei şöyle yazıyor: “"Büyük Yol (Dao/Tao veya Tanrı'nın iradesi) hakim olduğunda, insanlar, kullandıkları şeyleri kaldırıp atmaktan (tüketicilikten) nefret edecekler, çünkü onların sadece kendilerine ait olmadığını bilecekler. (...) Güçlerini sadece kendileri için kullanmayacakları için, bencil planların temeli de ortadan kalkacak ve böyle planlar gelişme fırsatı bulamayacaklar. Böylece haydutluk, soygunculuk/sömürücülük ortadan kalkacak. O zaman kimse kapısını kapatmayacak, buna gerek olmayacak. Böyle bir duruma 'büyük eşitlik' veya 'büyük (toplumsal) birlik/vahdet' diyoruz.”"
   Osmanlı'nın varislerinin Çinliler gibi büyük atılımlar yapamamalarının en önemli nedeni, akılcılık yerine nakilciliğe kapılan din temelli durağanlık değil sadece; aynı zamanda kendilerini modernizmin klasik kaba materyalist modeline fena halde kaptırmış olmaları ve bu iki ucun arasında kutuplaşıp, kendi özelliklerine kültürlerinden daha yakın makul bir yol bulmakta zorlanmaları. Atılım yapamamalarının, bir araya gelememelerinin, bunlarla ilişkili ama daha basit bir nedeni daha var, o da Ortadoğu'da çok yaygın olan "komplocu düşünce tarzı"nı hastalık derecesinde benimsemiş olmaları. Aynı zamanda kolaycılık anlamına da gelen bu "tarz", her taşın altında “komplocu iç/dış güçler” arama alışkanlığı olarak tezahür ediyor. Komplocu zihniyet o kadar yaygın ki, bunu normal sayan insanlar, komplocu düşüncenin "inananları" haline geldiklerinin farkında bile değiller. Bu bölgenin insanının kendine özgü fikirleri, ütopyaları ve hayallerini geliştirebilmek, kendisiyle barışabilmek, önünü görebilmek ve Çinlilerin yaptığına benzer -ama kapitalizm ötesi örnek- bir yükseliş başlatabilmek için ilkönce komplocu/kolaycı/kopya düşünce tarzından kurtulmak gerekiyor.

Tiziano Terzani'yi kanatsız uçuran kahin

Geçenlerde bir sohbette, insanın yaşaması muhtemel olayları önceden tahmin etmek konusu açılınca olay oldukça dallanıp budaklandı. Aslında soru, hem çok eski hem de çok yeni: İnsanın yazılmış -hazır- bir kaderi var mı, yoksa kararlarımızla kaderimizi değiştirmemiz mümkün mü. Ben ikincisinin doğru olduğunu biliyorum. Elbette, "hangi kararı vereceğin de kaderinde yazıyor olamaz mı" diye sorulabilir, böyle sorulara topyekün verilecek yanıt da oldukça yeni: Hayat, başlangıcı ve sonuyla bir bütün. Alınan her karar, yapılan her hareket, o bütüne dahil. Ama o bütünün nasıl bir şey olduğu... işte bu, bilgeleri ilgilendiren bir konu. Zira ancak bilgeler, büyük bütünleri görebilecek ruh yüceliğine sahip olabilirler. Şimdi bu konuştuğumuz gerçek mi, yoksa bir varsayım mı? İkisi de...
Her insan -en azından hayatının bir döneminde- geleceğini merak eder ve bunun için önce geçmişe bakmak gerektiğini farkeder. Gelecekte neler yaşayacağını merak etmek, en doğal insani özelliklerdendir. Mesela Çin'de ilk yazı, geleceğe dair kahinlere sorulan sorular için, kemikler üzerine yazılan işaretlerle başlamıştır. Bu işaretler, esas olarak, benim yıllarca üzerinde yoğunlaştığım "dönüşümler kitabı Yi Ching" (veya I Ging) kitabının esasları üzerinden yanıtlanan sorulardır. Yi Ching, bütün eski öğretiler gibi çok sonra yazıya geçirilmiş sözlü bir Kam öğretisine dayanır.
    Bir insanın geleceği hakkında sorgulamalar yapmak için doğum günü, yeri ve tabii doğum saati önemsenir. Asya kültürünün oniki hayvanlı takvimi ve Yi Ching'in bu "kehanete uygun" yanını güçlendiren "Ho lo li shu" gibi astrolojik yöntemler, çok daha ayrıntılı tahminler yapmaya yatkındır ve insanların yer değiştirirken gittikleri istikamette (veya döndükleri zaman) ne yaşayabilecekleri, neyle karşılaşabileceklerini hesaplayan Kam öğretileri de, bu tahminleri güçlendirebilir. Bunlar ilginç, ve bir o kadar da gizemli alanlardır. Belli bir bilgeliğe erişmemiş olanlara önerilmezler. Bu konura Daoist rahiplerin kendi iç kuralları vardır. Çin'e giden ilk Hristiyan delegasyonlarda yer alan Cizvitler Yi Ching kitabını keşfetmişler ve onun özgün yöntemiyle onu okumaya ve sorular sormaya başlamışlar, ama bu konudaki eski kurallara aldırmadıklarından, aralarında delirenler olmuş, Papa da bu kitabı Cizvitlere uzunca bir süre yasaklamış. Çinliler, evlerin nereye ve hangi istikamete doğru yapıldığını hesaplayan Feng Shui adlı bir öğretiye de sahiplerdir. (Avrupalı bir dostumun, yüzde doksan kesinlikle binaların altından yeraltı suları akıp akmadığını tesbit eden bir yöntemi iyi bildiğini de söyleyeyim. Avrupa'da çok eski bir yöntemdir.)
    Batı usulü astrolojinin, geleceğini merak edenler için pek de güvenilir bir yöntem olmadığı açık. Nihayet herkesin ilgilendiği, gazetelerde günlük yorumlarını okuduğu bir yöntem ve doğru tahmin yapma yüzdesi -belki de "ilgilenenler"in sayısı çok yüksek olduğundan- oldukça düşüktür, hatta sadece bir tesadüf faktörüyle karşı karşıya olduğumuz bile söylenebilir. Ama bu işler gerçekten de sadece bir tesadüf meselesi mi?
    Ünlü İtalyan yazar ve gazeteci Tiziano Terzani de çoğumuz gibi böyle şeyleri ciddiye almayanlardan. Terzani, 1960'larda New York Columbia üniversitesi talebesi, 1970'li yılların efsane gazetecisi. Der Spiegel dergisinin otuz yıla yakın Uzak Doğu muhabirliğini yaptı. Çocukluğunda kehanetler konusuyla ilgili ilginç bir anısı var. "Bu daha masum ve temiz, bakalım şu adam hayatta mı ona soralım" deyip, ikinci Dünya Savaşına gidip de gelmeyen bir adamın akıbetini küçük Tiziano'ya sormuşlar. Öcü bir atmosfer, mumlar falan ve bakracın içindeki suyun üzerinde yüzen bir resim. Tiziano, içinden geleni değil de ondan bekleneni söyler ve bu işleri ta o zamandan beri sevmez.
    Sohbetimiz sırasında, Tiziano Terzani'nin yaşadığı ve hayatını değiştiren bir olay aklıma geldi, galiba 1997'de yayınladığı "Fliegen ohne Flügel" (Kanatsız uçmak) adlı kitabında okumuştum. Gelecek hakkında oldukça kesin tahminler yapabilmeye örnek olarak sizlere anlatacağım...
    Terzani, Spiegel dergisi muhabiri olarak Singapur'dan Hong Kong'a yeni taşındığı günlerde, New York'da üniversiteden tanıdığı bir arkadaşıyla yeniden buluşma heyecanını yaşamaktadır ve sık sık motorlarla Makao'ya geçerek oradaki kumarhanelere takılmaktadır. Portekiz tarafından Çin'e verilmeden önce (ve verildikten sonra) Makao, kumarın uzak Doğudaki en önemli merkezidir. Black Jack, Baccarat, Çinlilerin basit oyunu Fan Tan ve aynen buraların "Okey"ine benzeyen ama aynı ıstakalar ve farklı taşlarla oynan Mahjong, Makao'nun gözde oyunları. Terzani, üniversiteden tanıdığı Çinli arkadaşının karısının da kumara meraklı olduğunu öğrenir ve bir gün onunla Makao'ya gitmeye hazırlanırken kadına takılıp onunla nezaketen önce Wanchai semtine gider. Meğer kadın, Makao'ya her gidişinden önce bir kahini ziyaret edip, o gün şanslı olup olmadığını sorarmış.
    Terzani, arı kovanı gibi dolu, sayısız ailenin bir arada ayrı odalarda yaşadığı silo gibi bir binaya girer ve orada saçları Budist rahipler gibi iki numaraya vurulmuş yetmiş yaşlarında bir adamın odasına girer. Adam her zamanki gibi kadına şanslı veya şanssız olduğunu söyledikten sonra Terzani'ye bakıp Kantonca, "Bu adam beni ilgilendiriyor" der. Terzani, yanındaki Çinli kadını ve adamı kırmayarak, "E iyi madam, bak bakalım" diye kolunu uzatır. Adam Terzani'nin dirseğinden aşağısının uzunluğunu ölçer, sonra başını, baş parmaklarıyla alın kemiğinin ayrıntılarını yoklar, doğum tarihini, yerini ve saatini sorar, sonra konuşmaya başlar.
    Terzani, bu işleri ciddiye almayan ve sevmeyen biri olarak, "Senin hayatında bir kadın daha var" veya "merak etme maddi durumun düzelecek" gibi genel, her "kahin"in söylediği cinsten laflar duymayı beklerken, Çinli kadın adamın sözlerini İngilizceye çevirmeye başlayınca şaşkınlıktan dona kalır. Bu olayın yaşandığı yıl 1976. Adam Tiziano Terzani'ye, "Sen bir yıl önce öldürülmekten, gülümsemen sayesinde kurtulmuşsun" demiş...
    Terzani bu sözler hakkında kitabında, "Bedenimde bu olayı gösterir en ufak bir yara yoktu, sadece benim bildiğim bir şeyi nasıl bilebildi" diyor. Adam Terzani'nin ruhunda açılan yarayı görmüş olabilir, nitekim Terzani, Çinli kahinin gördüğü olayı yazıyor.
    Kahinle buluşmasından tam bir yıl önce 1975 yılı, Kamboçya'da Kızıl Khmer'lerin iktidarı ele geçirdikleri yıl. Ülke tamamen Kızıl Khmer'in eline geçmiş ama Terzani 17 Nisan günü sinir ve öfkeden kendini yemektedir. Kendisi Pnom Penh'den kaçmış, Bangkok'daki lüks otelinde, ama aklı fikri Pnom Penh'de kalmış arkadaşlarında. Onların yanında olmamak çok dokunuyor. Sonunda vicdan azabına dayanamayıp bir araba kiralıyor ve doğru Kamboçya sınırındaki Aranyaprathet'e gidiyor. Bu şehirle karşıdaki Kamboçya kasabası Poipet arasında bir nehir akıyor. Nehrin üzerindeki köprü, aynı zamanda sınır geçişi. Köprünün üzerinden herkes akın akın Kamboçya'dan Tayland'a kaçıyorken o ters istikamette, kaçanların uyarılarına aldırmadan, yayan, Kamboçya tarafına geçiyor. Yaptığı şey o kadar düşüncesizce ki, oradan başkent Pnom Penh'e nasıl gideceği hakkında hiç bir fikri yok mesela.
    Terzani kasabaya grince, Kızıl Khmer gerillalarının kaz adımlarıyla küçük gerilla birlikleri halinde Poipet'e girdiklerini görüyor. Orduya bağlı askerler silahlarını bırakıp üniformalarını çıkararak tek kurşun atmadan kasabayı Kızıl Khmer'e bırakıp kaçmışlar. Terzani'nin yanından geçen ikinci birlik durup silahlarını ona yöneltiyor. Hepsi genç gerillalar, cangıldan yeni çıkmış malaryalı kızarık gözleriyle, "CIA, CIA, Amerikalı Amerikalı" diye bağırmaya başlıyorlar ve Terzani o an öleceğini büyük bir kesinlikle anlıyor. Kitabında o anda düşündüklerini şöyle özetliyor: "Hızlı ve acısız bir ölüm olacaktı. Ama ölümüm haberimi alacak sevdiklerimin nasıl acı çekeceklerini düşündüm. Ailemin canı yanacaktı." İşte o anda Terzani pasaportunu çıkarıyor -o zaman İtalyan pasaportları yeşil- ve bağırıyor: "Ben İtalyanım, İtalyanım, Amerikalı değilim." Terzani bunları söylerken bir taraftan da gülümsüyor. Ateş ederken üzerlerine kan sıçramasın diye hafifçe Terzani'den uzaklaşmış Gerillaların arkasındaki kalabalıktan Çinli tüccarlara benzeyen bir adam Terzani'nin sözlerini Khmer diline tercüme ediyor.
    "Ben İtalyanım, gazeteciyim, beni öldürmeyin. En azından siyasi komiserlerinizden biri gelinceye kadar bekleyin, o karar versin."
    Gerilla birliği bunun üzerine ve Tiziano Terzani'nin gülen yüzüne bakarak silahlarını indiriyorlar, ama başına çok genç bir nöbetçi dikiyorlar. Bu çocuk da elindeki Çin malı tabancayı saatlerce onun ağzına gözlerine kafasına doğrultup duruyor.
    Nihayet, gerillalardan daha yaşlı bir komiser geliyor ve Terzani'nin yüzüne bile bakmadan gerillalara ne olduğunu soruyori onlar da esas duruşta anlatıyorlar. Siyasi komiser Terzani'nin yanına geliyor ve aksansız mükemmel bir Fransızcayla, "Kurtarılmış Kamboçya'ya hoş geldiniz. Bu tarihi bir an. Savaş sona erdi, gitmekte serbestsiniz."
    Tiziano Terzani aynı günün gecesi geç saatlerde oteline ulaşmış ve temiz çarşaflı odasında uyuyabildiği kadar uyumuş. Ve bu olayın etkisi sonradan çıkmış. Geceleri Kızıl Khmer gerillalarını, başında bekleyen genç çocuğu, Fransızca konuşan parti yöyeticisini defalarca çeşitli şekillerde yeniden ve yeniden görmüş, kabuslar yakasını bırakmamış.
    İşte bu olayı yaşlı bir Çinlinin büyük bir kesinlikle ona hatırlatmasından müthiş etkilenmiş. Kahin bununla da yetinmeyip, "1993 yılına dikkat et" demiş. "O yıl, bir kere bile uçağa binme. Binersen ölürsün. Eğer bir uçak kazasından kurtulursan, 84 yaşına kadar yaşayacaksın."
    Terzani, bu olayın her anını hatırlayarak 1992'ye kadar yaşamış ve son olarak 18 Aralık 1992 günü aktarmalı olarak Bangkok'tan Laos'daki Puang Parabang'a uçmuş, sonrası Almanya. Spiegel dergisinin o zamanki yayın yönetmenine, "Ben 1993 yılı boyunca bir kez bile uçağa binmemeye karar verdim" demiş, tabii bir gazeteci için -hele uzak Doğu'da- olmayacak bir iş. Fakat Terzani, derginin en iyi ve en tanınmış elemanlarından biri. Dergi, Terzani'nin kararını kabul etmiş. Bundan sonra yazarın hayatında yeni bir dönem başlıyor. Çünkü Avrupa'dan Bangkok'a trenle gidip gemiyle Çin'e uğradığı falan oluyor. Zor ve uzun yolculuklar bunlar ama Terzani bu yolculuklarda, sıradan insanlardan uzun süre -uçarak- nasıl uzak kaldığını anlıyor. Ve yolculukları sırasında her gittiği yerde kahinler arıyor ve onlarla konuşuyor, kitabı bu yolculuklar ve kahinlerle ilgili.
    Tiziano Terzani, 1993 yılı boyunca br kez bile uçağa binmedi. Ama Spiegel çok önemli bir dergi. Uçması gerektiği yolculuklardan birini, böyle şeylere inanmayan başka bir Spigel muhabiri üslendi ve bindiği helikopter düştü, muhabir hayatını kaybetti...
    Bu hikayeyi okuduktan sonra, internetten 1993 yılında yaşanan uçak kazalarına baktım, Moğolistan'ı saymazsak uzak Doğuda kayda değer bir olay olmamıştı. Terzani, bu kehanet sonrasında değişen hayatını anlattığı kitabı yazdıktan sonra 1994'de Delhi'ye taşındı. 1997'de kanser teşhisi konunca Avrupa'ya geri döndü ve 2004'de altmışbeş yaşında hayata gözlerini yumdu. Hayatı hakkında başka yazarlar da yazdılar ve hatta Kızıl Khmer'lerin yaptığı soykırımı dünyanın gözünden kaçırmakla da suçlandı, ama kuşkusuz çok iyi bir dile sahip mükemmel bir yazardır. Sadece Asya'da Singapur, Beijing, Bangkok, Hong Kong değil, Avrupa'nın merkezlerinde ve Amerika'da da yaşadı. Yazdıkları, bu engin tecrübenin edebi deneme diliyle yansıtıldığı önemli belgelerdir. Spiegel dergisine Asya'dan yazdığı yazılar inanılmaz güzeldir ve okurken olayları ve atmosferi bütün bütün hissedersiniz. Terzani'yi benim gözümde daha da önemli kılan, çocukluğundaki kötü deneyime rağmen, önyargılarını samimiyetle aşmayı başarmış biri olması. Terzani, rasyonalizmin merkezi Avrupa'da, hem de Sol materyalizmin rasyonel gerçekten başka kuş tanımadığı en cıvcıvlı döneminde, "falcıya kahine de inanılır mı" falan diye bakmadan yaşadığı olağanüstü deneyimleri yazmaktan çekinmemiştir. Terzani'nin yazıları internette hâlâ dolanıyor, kitapları hâlâ okunuyor.

Global dünyanın zenginleri nasıl yaşıyor?

Lisede yatılı okulda bizim sınıfta zengin çocukları vardı. Bunların diğer çocuklardan farkı, kendi klasmanlarında olmayan, yani zengin çocuğu olmayanlarla aralarında arkadaşlık ilişkisi kurmamalarıydı. Türkiye'nin en cıvcıvlı döneminde, Solcu veya Sağcı olmayanların "futbolcu" diye küçümsendiği dönemde politikayla alakasız, son derece kendinden emin, hatta küstahlaşabilen, hepimizden iyi giyinen ve hafta sonları evci çıkan çocuklardı. Derslerinin pek parlak olduğunu söyleyemeyeceğim, ama o dönemde özel okula değil devletin İstanbul Ortaköy'deki bir okuluna gittiklerine göre henüz halkla bağları kopmamış insanlardı bunlar. Daha sonra Türkiye'ye döndükten sonra, adlarını herkesin bildiği ünlü zenginlerle aynı ortamlarda bulunduğum oldu ve bu insanlar hiç de senden benden çok farklı insanlar değillerdi. Çok nazik insanlardı, etrafındakiler onlara son derece dikkatliydiler ve tabii çok tanıdıkları var. Gerçekten zengin olan yakın bir arkadaşım da var. Onu zengin olmadan önce tanımıştım ve yaşam tarzına eşlik ettiğim anlar da oldu, ama -açıkçası, çok zenginler ve zenginlikleri beni pek ilgilendirmiyor. Hazırladığım bir hikaye için, zenginlerin yaşam tarzını araştırmam gerekince işler değişti. Konuyu ciddiye alıp kitaplar okudum, bazı kişilerle konuştum ve bu konuda bana garip gelen ve ilk "ilginçlik" şu oldu: Fakirler hakkında bin türlü inceleme araştırma, BM raporu falan olmasına, bu konuda normlar falan olmasına rağmen, zenginler hakkında neredeyse hiçbir şey yok.
    "Açlık sınırı"nı biliyoruz, peki "Zenginlik sınırı" nedir? Bu konuda kesin normlar yok, ama bazı kurumların kendi kendilerine koydukları normlar var. Mesela İsviçre'nin ünlü bankası UBS, bir ajansın da yardımıyla bir "Milyarderler istatistiği" açıklamıştı. 2015'de açıklanan bu istatistiğe göre Türkiye'de 33 Dolar milyarderi vardı, ABD'de 571. Geçen yıl, bu sayılar değişti. ABD'deki milyarder sayısı 535'e düştü, Çin ise 90 yeni Dolar milyarderiyle ABD'yi geçti, 568 Dolar milyarderi var. Tabii sayılarla çok da ilgilenmiyoruz, biz daha çok zengin insanların nasıl yaşadıklarıyla ilgileniyoruz. Benim arkadaşımdan bildiğim kadarıyla, mesela 90 ülkeye gitti. Dünyanın öbür ucunda uluslararası yarışlar organize ederken, bir taraftan da Afrika'yı ihmal etmiyor, en pahalı arabaları kullanıyor falan. Ama eski bildiğimiz klişelerle alakası olmayan bir yaşam sürüyor zenginler ve çok içine kapalı bir hayat sürüyorlar. Eskiden Onasis vardı, hangi yatı alıp Jacklyn Kennedy ile nasıl evlendiği magazin sayfalarını süslerdi, hatta bir ara Adnan Kaşıkçı da Türkiye'deki gazetelerde sık buy gösterirdi. Günümüzün zenginleri kendilerini mümkün olduğunca görünmez kılıyorlar ve sadece kendileri gibi/kadar zengin olanlarla bir araya geliyorlar. Eğer İsviçre bankalarının "Çok zengin" saydığı 30 milyon Dolar ve üstü servete sahip olanlardan bahsedeceksek, bunlar kendi aralarında on-onbeş kişilik arkadaş gruplarına sahipler ve bu gruba dahil olanlardan en az biri genellikle bir milyarder oluyor. Eskiden basına konu olan, mesele Truman Capote'nin enine boyuna yazdığı partilere, bugün gazeteci sinek bile sızamıyor, tabii böyle buluşmalara eskisi gibi film yıldızları, eski Başbakanlar falan davet ediliyor, ama zengin olmayanların ve tanıdık olmayanların çağrılma ihtimali yok gibi bir şey. Bugünün zengin tipleri, paralel bir toplumda yaşıyorlar ve birbirlerini uzaktan veya yakından bir şekilde tanıyorlar. Zengin olmayıp onlarla tanışlmak, ancak "tanıştırılmak"la mümkün.
    "Çok zengin" kişiler arasında erkekler, kadınlardan daha genç, çünkü zenginlik esasen miras üzerinden kuşaktan kuşağa geçiyor ve eski Ortaçağın hanedan mantığı burada da işliyor. Erkekler daha çok ve daha erken servete konuyor. Dünya çapında yapılmış tüm araştırmalarda zenginliğin esasen miras üzerinden geldiği yönünde, kendi çalışıp bu grubun içine dahil olanlar çok az.
    Çok zenginlerin kendi aralarındaki statü sembolü özel jet ve sayısı belli "özel üretilmiş" ürünleri kullanmak gibi özellikler var, mesela Roland Paxino'nun bu konuda ilginç bir lafı var: "Zevkler tartışılır, ama Lamborghini tartışılmaz".
    Tatillerini, gizlilik kurallarına uyulmak koşuluyla çok pahalı otellerde geçiriyorlar ve hep büyük şehirlerdeler. Mesela en çok milyarderin yaşadığı kent New York, Avrupa'da da Moskova. Daha az zengin olan, "Milyoner" sayılan ve ABD'de 4.46 milyon kişiye tekabül eden büyük bir zenginler grubu var, onlar şehirleri daha az tercih ediyorlar, ama çok zenginler neredeyse sadece şehirlerde yaşıyor.
    Zenginlerin aşk ilişkilerine gelince -hikayem nedeniyle de ilgilendiğim üzere- bu konuda daha fazla bilgi verebilirim, ama bildiklerimi biraz iktisatlı kullanacağım. Tabii aşk ferman dinlemiyor, yani aşık olanın, aşık olduğu kişinin parası puluna baktığı yok, zira zenginler de insan. Ama mesela Çin'de "metresi olmak" konusu, adeta bir endüstri. Bu kadınlar, sahiden aynı eş muamelesi gören, ama kendileri gibi başka kadınların da olduğunu biliyorlar ve bir de gerçek eş var tabii. Her biri için ev, lüks araba ve yüklü miktarda maaş ödeniyor ve adam mesela Shanghai'e iş görüşmesine gittiği zamanlarda o kadına tuttuğu evde kalıyor. "Kanarya" adı verilen bu kadınlardan beklenen tek şey, "sadakat!"
    "Benimle param için yakınlık kurup sonra bana şantaj yapacak" korkusu, zenginler arasında oldukça yaygın olduğundan, özellikle erkekler için çalışan çok özel hostes servisleri var. Sanıldığı gibi parayla erkeklerle yatan kadınlar değil ama bunlar. Zenginler, birkaç saatliğine -bir gösteriye/konsere gitmek için- veya uzun bir eğlence/davet gecesi için özel eğitilmiş kadınları kiralıyorlar. Bu kadınlar, sahici Rolex saatinden bin Dolarlık Hermes şalına kadar, aynı "zenginler gibi" giyiniyor ve kiralandıkları erkeklerin isteklerine göre giyiniyorar, yani istedikleri gibi giyinip buluşmaya gitmiyorlar. Bu hostesler arasında elbette zenginlerle yatanlar da var ama nadiren yaşanan olaylardan. Bu kadınlar, güzel bir akşam yemeğinden sonra, normal ücretlerinin yanı sıra, pahalı hediyeler de alabiliyorlar ve genellikle iyi okullardan yetişmiş kültürlü kadınlar oluyorlar. Her büyük metropolde, böyle tiplerin "yer ayırttığı" mekanlar var. Burada istenen asıl şey, "Kendini kız arkadaşı, yakın bir dostu varmış gibi hissetmek". Evlenmek için kendileri gibi zenginlerin ailelerinden eş seçmek öncelikleri, ama bu ilke her zaman işlemiyor.
    Eskiden zenginler daima en pahalı giysiler içinde arz-ı endam ettikleri halde, günümüzde çok sıradan giyinebiliyorlar, ama sadece marka giymek, en önemli özelliklerinden. Mesela daha 1980'li yıllarda pansiyonlarda bile kalıyorlardı, artık sadece çok pahalı lüks otelleri tercih ediyorlar, bu otellerin hizmetlerinden söz etmeliyim.
    Zenginlere hizmet veren çok sayıda otel ve özel ajansın yanı sıra bir de "Uşak Ajansları" var elbette ve benim özellikle ilgimi çeken bir alan oldu. Mesela otelde yılbaşı akşamı kral dairesinden yönetime bir telefon geliyor: "Ben yeni yıla Ferrari kullanarak girmek istiyorum". Zenginlere hizmet veren özel uşak ajanslarının oteldeki kişiye özel kişisinin bu konularda kullanmadığı tek sözcük "Hayır". Ve o gece en yakın Ferrari bayii evindeki Yeniyıl yemeğini bırakmaya "ikna edilip" kırmızı bir Ferrari satın alınıyor ve kral dairesi müşterisi arabaya biniyor -fiyatı hiç önemli değil (bu gerçek bir olay). Zenginler için uşak ajansından gelen elemanların maaşları en az onbin Dolardan başlıyor ve kendileri için özel ev ve iş otomobili alınıyor. Bu kişilerin başına gelenlerle ilgili çok sayıda anekdot duydum, mesela Amerika'da deve yarışı ısmarlayan Arap şeyhleri var veya köpeğinin tüylerini kırptırmak için özel jetle Paris'e gönderenler var. Fakat bunlar asla basına yansıtılmıyor ve bu konularda "uşaklar" şaşılacak derecede maharetliler. Gazetecileri kibarca sepetlemek konusunda bile özel ders aldıklarını biliyorum. Uşak ajansları ve okullarının hemen hemen tamamına yakını Büyük Britanya'da. Hepsi jilet gibi takım elbiselerle dolaşan, çok dil bilen, son derece becerikli ve sinirleri alınmış kadar sakin adamlar bunlar.
    Gerçek değil de paralel bir Dünyada yaşayan zenginlerin çocukları da genellikle hayata yabancılar. Bunlar, mesela İsviçre'deki veya Büyük Britanya'daki yatılı özel okullarda okuyorlar ve Liseden mezuniyet hediyesi olarak Porsche veya akranı otomobilleri hediye alabiliyorlar, diğer çocuklardan daha özgüvenliler, ama diğer çocuklar kadar gerçekçi olduklarını söylemek zor ve empati duyguları daha geri. Birçok lüks konuyu/şeyi kendileri için normal sayıyorlar ve dedelerinin/babalarının hangi zorluklarla zengin oldukları konusunda hiç bir fikirleri yok.
    Zenginlerin en büyük yüzde 23'lük kesimi bankacılık ve finans konusuyla ilgileniyor, o konuyu yüzde 7 ile emlak branşı izliyor.
    İsviçreli UBS Bankasının kendi normlarına göre belirlediği, Dünyada 30 milyon Dolar üstü servete sahip insanların sayısı iki yıl önce 210.000 kişiden fazlaydı. Bunların yarısına yakını ABD'de yaşıyor. En çok milyarder "yetiştirmiş" üniversitelerin başında da Pannsylvania üniversitesi geliyor, sonra Harvard ve Yale.
    Zenginlerin kendi ülkelerindeki topluma yaptıkları etki farklı. Mesela soayal etkinlik projelerine bağış yapan, veya bizzat katılan zenginlerin büyük çoğunluğu kadın. Erkekler, sanat eseri satın almakla daha çok ilgileniyorlar. Türkiye'de Sakıp Sabancı, halkla yakınlık kurmuş tanınan bir zengindi, Vehbi Koç daha çok tanınan ama daha az sevilen bir zengindi. Koç ve Sabancı ailesi, sanat konusunda Türkiye'de önemli işler yapan Eczacıbaşı ailesi, yeni trende uyarak görünmez oldular, bunda Türkiye'deki iklimin de rolü var elbette, ama genel trend "pek görünmemek" yönünde.
    Zenginler ve onlara hizmet edenler, "zengin" sözünü, kulağa "düşük" geldiği için asla kullanmıyorlar. Ama zenginlerin en çok hangi etkinliklere katıldıklarını, hangi vesilelerle biraraya geldiklerini falan biliyoruz. Mesela Davos'daki "World Economic Forum", zenginlerin en fazla rağbet ettikleri etkinlik. Sonra bir de, klasik, Monaco Grand Prix'si var. Ascot'daki at yarışları, İsviçre'deki "Snow World Cup" var. Eğer zenginleri yakından görmek ve onlarla (başka bir zengin tarafından) tanıştırılmak istiyorsanız, New York, Londra veya Paris'deki tiyatro prömiyerlerini kollamanız gerek. Kadınlar için pahalı bir Dior elbise, ona uygun el çantası, sade ama sahici mücevher, erkekler için de muhtemelen sıkı bir smokin iş görebilir. Zengin olmasanız da bir prömiyerde mutlaka zengin görünmek zorundasınız, yoksa işiniz çok zor...

Kötülerin pazarladığı "iyilik"

Eski Türk dininde, Adil Tanrı Ar Toyon'un adaletini işletirken kullandığı kötü melekleri vardır. Onları, cezayı haketmiş olanları cezalandırmak için kullanır. Ve burada ceza genellikle, bir ordunun üzerine gelen felaket olarak düşünülür. İyi ile kötü arasındaki ilişki, eski kültürlerde, birbirinden tamamen ayrı şeyler değildir, bir şekilde birbirleriyle ilişkilidir. Aynı şekilde Yin ve Yang diye bildiğimiz ve etkileşerek hayatı hareketlendiren etkilerde de "karanlık", "dişi" ve "anaç, korumacı" Yin, "kötü" sayılmaz. "Aydınlık", "eril" ve "yaratıcı" sayılan Yang da "iyi" değildir. Birbirinden tamamen farklı iki ayrı eleman olarak "İyi" ve "Kötü", daha yakın zamanların, tektanrılı dinlerin geliştirdiği bir şeydir, Türk dini de esasen bu gelişmeye kendince ayak uydurmuştur. Fakat bütün bu inanç sistemleri içinde esas olan, daima "İyi" prensibidir, çünkü "İyi", bir harmoninin, bir dengenin, yani herşeyin yerli yerinde olmasının ifadesidir. Yang'ın yaratıcı özelliğine bahşedilen "ilk olmak", bu karşılıklı ilişkinin başlatıcısı ve öncüsü/önderi olmayı da berberinde getirir, zira Yin, bir şey başlatmaz.
Eski Türk dininde yeraltının kötü tanrısı Erlik Han da tektanrılı dinlerin şeytanına benzemez. İnsanları kandıran değil, azap çektiren bir tanrıdır ve Kam olmak için Kam adayının Taptı ağacı üzerinden tamburin eşliğinde Tanrı katına tırmanmayı bilmek kadar, Erlik'in yanına inmeyi de öğrenmek zorundadır, zira ruhsal Kam sınavı bunu gerektirir. Ama Kam, asla Erlik'in yanında kalmaz ve getirdiği haberler esasen daima Göktendir, çünkü asıl yaratıcı yolgösterici işaret daima Göktendir ve iyilik de Gökten gelir.
    Bu uzun girişi yazmamın nedeni, süreç içinde yakın geleceği belirleyecek (postkapitalist) dinamiğin "Yeni Düzen"in belirginleşmesi aşamasında ortaya çıkan önermelere yaklaşırken gözönünde bulundurmak gereken temel ilkeden bahsetmek ve buna -Dünyanın başına bela olabilecek cinsten- bir örnek vermek.
    İyilik diye sunulan şey ne ve kim trafından sunuluyor?
    Elbette, "Kimden gelirse gelsin, bunun ne önemi var" diyenler çıkacaktır. Ama bir denklemin başındaki artı ve eksi işareti ne kadar önemliyse, gelen önerinin kim tarafından önerildiği/yapıldığı da o kadar önemlidir ve bunu da en iyi Türklerin bilmesi gerekir. "Ilımlı" İslamcıların vesayati kaldırıp Türkiye'ye demokrasiyi getireceğine sadece "Liberaller" inanmadı, Avrupalılar bile bundan emindi. Türkiye'yi Dünya birinci ligine taşımak vaadinden tutun da Osmanlı'yı yeniden canlandırmak fikrine kadar, doğru kişiler ve çevreler tarafından çok daha farklı şekilde ele alınıp çok daha farklı geliştirilebilecek öneriler, kifayetsiz İslamcılar tarafından -"şirk"e izin vermeyen- "İlahi tek gerçek"çi kendine Müslüman diktatörlüklerini kurmaya kalkmak girişimine dönüştürüldü.
    İslamcılardan iyi bir şey doğabilir miydi? Bence 'Hayır', ama kendilerini değiştirip doğalarındaki takiyyeyi (yani yalanı) ve tekçiliği (teolojik politikayı) terketmek şansına sahip oldular, ama bunu kullanmadılar. Tam tersine. Onların kumaşından demokrasi elbisesi çıkmadı. İyi şeyleri sadece kendi pozisyonlarını güçlendirmek için kullanmakla yetindiler. Türkler İslamcıların ne mal olduğunu, büyük bedeller ödeyerek öğrendiler. Şimdi, bu dersi aldıktan sonra, "İyiliğin rejimini kuruyoruz" diye piyasaya çıkanlara bir değil iki kere, hatta üç kere daha dikkatli bakacaklar. Türklerin İslamcılarla ilişkisi artık böyle, yani ağızlarıyla kuş tutsalar inanılmayacak, Cenneti kurmaya kalksalar istenmeyecek. Ama bazı şeyler, buna rağmen aldatıcı olabilir, çünkü sundukları "Cennet"in patenti bambaşka bir ülkeden geliyor olabilir -mesela Çin'den- ve o zaman dikkatin dozu düşük olabilir.
    Taze solcu çocukluğumun ilk üzücü olayı Mao'nun ölümüydü. Uzak ve gizemli Çin'in bir örnek giyinen kızıl muhafızları, kültür devrimi, kızıl kitapçık ve daha bir çok kült konusu, ilgi alanıma giriyordu. Lin Piao ve Chu Enlai'dan yaşlı Çinlilerle ilgilenmiyordum. Çin hakkında okudukça ve ülkeyi iyi tanıyanlarla konuştukça, Stalin'in Sovyetlerinden hiç de aşağı kalmadığını öğrendim. Şimdi global sisteminin merkezinin Çin'e doğru kaydığının tartışıldığı aşamada, "Çin'in gelecekteki sosyal hayatın işlemesine ne gibi bir katkısı olacak" diye sorunca, tüyleri diken diken eden bir deneyi anmak zorunda kalıyoruz.
    Altıyüzyetmişbin nüfuslu Rongcheng eyaletinde, yakında tüm Çin'de uygulamaya sokulacak bir düzen test ediliyor. Bu şehirde bir "Dürüstlük Genel Müdürlüğü" var. İnsanların ne kadar iyi ya da kötü olduğuna karar verilen bir de puanlama sistemi. Her vatandaşa, bin puan veriliyor ve herkes bu puanı en azından bu seviyede tutarak, normal vatandaş kalmaya çalışıyor. Akla gelebilecek her türlü verinize, alışveriş alışkanlıklarınıza, internette en çok neyi tıkladığınıza, elektrik su kredi kartı borçlarınızı zamanında ödeyip ödemediğinize dair son derece detaylı bir puanlama sistemine maruz kalıyorsunuz. Eğer Çin Komünist Partisi'ne ters sitelere ve gruplara rağbet ediyorsanız, bu bir şekilde puanlama (fişleme) sistemi üzerinden belirlenip puanınız kırılıyor. Sistem öyle kurulmuş ki, sanki "İyi insanlar ödüllendiriliyor, kötüler cezalandırılıyor" gibi gösterilmiş. Mesela yaşlı annesi-babasını nadiren ziyaret edenlerin puanları azaltılıyor, ama yasak budist tarikatlere dahil olan da puan kaybediyor ve 849 puana kadar düştüğünüzde "uyarı seviyesi"ne ulaşıyorsunuz, daha aşağısı "kötü" insanların puanı, çünkü hesaplarını öde(ye)miyorlar, yasak işlerle (muhaliflikle) meşgul oluyorlar. 599 puan ve altını görerek, "dürüst değil" seviyesine ulaşıyorsunuz. "Kötü" sayılıyorsunuz. Karşıdan karşıya geçerken yaya geçidini kullanıp kullanmadığınızı bile değerlendirebilen bir sistemin içine dahil oluyorsunuz. Shanghay'da henüz deneme aşamasındaki bu sistemde akıllı telefonunuza bir aplikasyon indirip sadece resminizi ve adınızı girerek sisteme dahil oluyorsunuz ve sistem sizi binlerce insan içinden resminizden tanıyıp puanlıyor. Eğer 599 puanın altına düştüyseniz yandınız, çünkü "kötü" sayılıyorsunuz ve "sürekli takip"e alınıyorsunuz. Başka bir şehre gidecekseniz, sistem sizin geldiğinizi hemen diğer şehre bildiriyor ve aklınıza gelebilecek her türde takip ediliyorsunuz, potansiyel halk düşmanı olarak yaşıyorsunuz. Çin Komünist Partisi'nin koyduğu kurallara göre yaşarsanız, bin puanın üzerine çıkıyorsunuz ve 1050 puandan itibaren "Birinci Sınıf AAA tipi vatandaş" sayılıyorsunuz ve bir çok sosyl hizmetten bedava yararlanıyorsunuz, yurtdışına indirimli seyahat ediyorsunuz vs. Düşük puanlılar, bu dijital adalete göre yurtdışına seyahat edemiyorlar. Shanghai'daki pilot uygulama, sisteme resmini girmiş her kişi için beşbinikiyüz kadar farklı veriyi kullanıyor. Banka bilgilerinden, evinize giderken en çok hangi yolu kullandığınıza kadar aklınıza gelebilecek her türlü bilgi, bunun için kullanılıyor ve inanın, devlet her vatandaşını, vatandaşların kendilerinden daha iyi tanıyor. Çin, Orwel'in 1984 romanında kurduğu Cehennemi, dijital bazda daha mükemmel bir şekilde yeniden icad etmiş durumda.
    Şimdi, "Orası Çin, oradan bize ne" denebilir. Ama Çin, tarihin ilk geniş kapsamlı otosansür toplumunu (çünkü ancak o şartlar altında puanını yükseltmek mümkün) icad etmiş bulunuyor. Şimdi, 2013'den beri bu sistemi cidden kuruyor, inceliyor ve konu hakkında bilgi ve tecrübe bitiktiriyor. "Maocu Solculuk" nasıl özgün bir standart haline getirildiyse ve Dünyada Marksist-Leninist Komünist Partileri furyası yaşandıysa, şimdi de yeni bir "dijital sosyal-faşizm" türü kuruluyor. İkinci aşamada bu "sosyal model"in başka ülkelere satılabileceğinden emin olabiliriz. Otoriterliğe meyilli tüm ülkelerin, "İyilik sistemini, Tanrı'nın Krallığını kuruyoruz" diye zeytinyağı gibi üste çıkmaları da mümkün.
    Dünyanın sayılı saygın Çin uzmanlarından biri, sevgili dostumun bana anlattığı üzere, böyle bir düzen Dünyada ilk kez kuruluyor ve mutlaka başka ülkelere de ihraç edilebilecek bir modele dönüştürülecektir. Çin, tüm Dünyada Maocu partiler furyasını başlattığı gibi, "Dürüst insanlar toplumu" adı altında tam bir kontrol sistemini, halklarını kontrol altına tutmak isteyen tüm totaliter rejimlere satmaya, bu konudaki uzmanlarını faiş fiatlarla devletlere pazarlamaya hazırlanıyor.
    Bu adımı atmasında Çin'i destekleyen bazı gelişmeler sözkonusu elbette. Birincisi, bu blogda bahsettiğim yeni cins bilgisayarların, aynı anda paralel işlemler yürütebilen ve neredeyse ışık hızıyla yarışan işlemcilerinin kullanılması, tüm paradigmaları değiştiriyor. Artık olağanüstü boyutlardaki bilgi işlemlerini anlık çözümlerle değerlendirmek bu bilgisayarlarla mümkün.
    İkincisi Çin, daha bir yıl kadar önce ABD'yi ekonomi alanında geçti. Artık sistemin bir numaralı ülkesi sayılıyor.
Yeni diye pazarlanması yakın bu gelişmeyle Çin'in Dünyaya katkısı, pozitif değil negatif malesef. Dünyanın en baskıcı kötü rejimlerinden birinin "İyi'nin imparatorluğu"nu kurması mümkün değil, zira "gerçek manada İyi"nin birinci şartı "özgür ruhlu olmak".
     Türkiye'de Çin hakkında hiçbir şey olmadığından Edgar Snow'un malum Çin devrimi kitabı ve Mao'nun temel eserleri, her ÇKP üyesinin ezbere bildiği "Kızıl Kayalar" romanını falan çok karıştırdım (ama Mao'nun tüm yazılarını içeren Temel eserlerini herhalde ÇKP genel sekreteri bile okumamıştır). O zamanlarda bugünü hayal etmek hiç mümkün değildi. Ama bu gelişmelerin ÇKP genel sekreteri Xi Jinping tarafından başlatıldığı düşünüldüğünde, ilahi bir gelişme olmadığı ve değiştirmek için daha şimdiden örgütlenildiğini de söylemek gerek. Bu sistem, sadece suç sayılan olaylara bulaşmış olanları değil, bulaşabilecek olanları da önceden tesbit ediyor. Yani Tom Cruse'un yeniden oynayabileceği film gibi bir olaydan söz ediyoruz. Tansiyonunuzun sayısal verilerine ve hangi şartlar altında hangi vitrinlerde neyi seyredeken yükseldiği veya alçaldığına göre işleyen, benzeri binlerce veriyi aynı anda işleyebilen ve sonucuna göre hareket eden bir sistem bu.
    Kötülerin "iyilik" niyetine pazarladığı kontrolcü dijital despotluk sistemini Türkiye'ye ancak antidemokratik İslamcılar getirmeye kalkar, ama Türklerin bunu destekleyeceklerini hiç sanmam.

Nuray Mert'in yanlış istikametteki evrimi...

Nuray Mert'in "Okularda Evrim Teorisi'nin müfredattan kaldırılması" konusundaki yazısıyla yaşadığı "evrim", islamcı konformizm istikametinde sürüyor (o bile yanlış kalkülasyon, yanlış çünkü "İslam" yükselmiyor). Nuray Mert'in asıl sorunu,"inanç" tarzı.
Kimsenin inancını sorgulamak kimsenin haddi değildir elbette. Ama kamuya malolmuş insanların inancı değil de, inanç tarzı sorgulanır.
Okul müfredatından Evrim Teorisi çıkarılırken, "Yaradılış Teorisi"ni "özgürleşmekle" falan ilişkilendiren Nuray Mert yazısı, İslamcıların entelektüel fukaralıktan kıvranarak öldüğü bir dönemde, oldukça talihsiz bir tarafgirlik örneği.
İnanç, sonsuz bir şeydir. İnsanlar varolduklarından beri kutsiyet bahşettikleri yüce güçlere/kişiliklere inanırlar, insan doğasıyla ilgili bir durumdur.
İnsanların inanç biçimi, tarih boyunca değişiklikler göstermiştir. Tarih boyunca yaşanan bu geçiş süreçlerini oldukça net bir şekilde görebiliyoruz. Sadece Anadolu'da bile çok Tanrılı dönemden tek Tanrılı döneme geçişi incelemek mümkün. Bu geçiş, insanın tekamülü ve "yazı" ile ilgilidir. Yazının yaygın kullanımıyla birlikte insanlığın tek Tanrılı (ve Budizmde Daoizmde olduğu gibi Tanrısız) döneme doğru evrilindiğini, yazının mucidi ve kullanıcısı Sümer ve Mısır'dan (ve Çin'den) biliyoruz. Teist dinlerin bugün en yaygın üçünün, Museviliğin, İseviliğin ve İslam'ın kutsal kitaplarındaki hikayelerin Sümer/Mısır'dan alındığı da sabit. Hatta tarihsel olarak yaşandıkları kanıtlanamayan Eski Ahit ve Kur'an anlatılan tarihi olayların, eski Mısır (ve Sümer) tarihinden/söylencelerinden birebir alındığını da biliyoruz. Diğer bir dinsel kaynak, Ortadoğu ve Doğu Asya mistisizminin -mesela Budizmin- kökeni, Dünyanın en eski en detaylı/kapsamlı dini olan "Hinduizm"dir.
Bütün bunları yazmamın nedeni, Nuray Mert'in -samimi inançlı biri olarak- inanca sadakatini, onun bir türünün (İslam) konserve edilmesini hoşgörerek gösterdiğini sanması...
İslamcıların Türkiye'de "mesele" ettikleri Evrim Teorisi'ne karşı, "toplumun özgürlüğü" gibi saçma gerekçelerle karşı çıkmak, samimi inançlı Nuray Mert için samimi bir tavır değil.
"İnanç", insanoğlu ve insankızına özgü bir ruh hali olarak, ne İslam dininin ne de Hristiyanlığın veya başka bir dinin tekelinde. "İnanç" adına, (siyasallaşarak tamamen çürümüş) 'Reel İslam'ı savunmak, sadece akla-fikre değil, ruha ve ruhun tekamülüne de aykırı. İnanç, insanın tekamülüyle doğru orantılı olarak değişir ve bugün o tekamül, yazıya dayanan sistematik (rasyonel) düşünceden ayrı düşünülemez. Yani, bilimin asıl inanç odağı haline geldiği, insanların doktorlara, din adamlarından daha çok inandığı bugün, Evrim'i tartışmak trajikomik. Trajikomik, çünkü burada asıl konu, Evrim Teori'sini bilmemne Hocacıların "çürütmesi" veya bu teorinin nihayetinde "sadece bir teori" olması değil. Burada asıl konu, insanlığın bilim adına biriktirdiği bilgi ve "inanç" açısından izlediği istikametin Evrim, Teorisi'yle akraba olmasıdır.
Günümüzde "entelektüel" dediğimiz, "sistemli düşünen taşınan ve toplumlara yön veren" insanların inanç konusundaki fonksiyonu, Konformizm ve eskiyi Konservizm değil/olmamalı. Entelektüelin fonksiyonu, -pek konuşulmuyor ama- inancın ana akımı haline gelen "bilim" ve Evrim Teorisi DAHİLİNDE inanca yer açmak. İslam'ın Eski Ahit üzerinden Mısır'dan aldığı hikayelere dayanarak "Yaratılış"ı tartışıp, nasıl özgür olunacak? Tekamülün istikameti bu değil ki...
Nuray Mert'in -İslamcılar gibi "söylemek isteyip de söyleyememek"den muzdarip- durumu acıklı, çünkü modern bir kadın olmasına rağmen Emevi İslamı ve Gazali teolojisinden derinden etkilendiği ve onları İslam'la özdeşleştirdiği görülüyor.
Nuray Mert, insanlığın tekamül istikametinin tersine bir "Konformizm"e kapılarak, birzamanların Roma dönemi "Tektanrıdan Çoktanrıya geriye dönüş çabası" gibi bir "emperyal şişinme" beyhudeliğine gönül indiriyor. Bugün belki henüz söylenmeyen ama yakın gelecekte yüksek sesle söylenecek olan şu:
"Bizi bu hikayelere inanacak kadar salak mı sanıyorsunuz?!.."
İslamcı "Millet"in anlamadığı da şu:
Yeryüzüne bin türlü din gelmiş geçmiştir ve bunlardan hiç biri Tanrı'yı/kutsalı temsil tekeline sahip değildir. Bundan sonra, bir takım eski Mısır hikayesinin islami yeni versiyonlarına inanılmıyor diye 'İnanç' bitmez. İnanç, her zaman kendine yeni bir mecra bulur ve başka bir şekilde yaşamaya devam eder. O mecranın İslam dini olması bir yana, ille de deist bir din olması bile gerekmez. Tarihte bu hep böyle olmuştur, ve hep böyle olacaktır.
(30 Temmuz 2017)

Nuray'ın ne dediği, yaratım pratiği, evrim teorisi ve "Hadi bakalım çalışın" mes'elesi...

Başlık uzun, ama yazı kısa olacak...
Artık aklıbaşında insanlar, "Hans'ın ne dediği..." gibi cümleler kurmuyor (Almanya'da "Mehmet'in ne dediği..." gibi cümleleri de sadece ırkçı Nazi artıkları kuruyor). Nuray Mert'in son yazısının başlığı böyle. Elbette Türkiye'yi Almanya'yı yönetenlerin ne dediği önemlidir. Kimse ada değil bu Dünyada. Ama ülkeleri/halkları "Mehmet", "Hans" diyerek aklınca aşağılayanların kafalarına sığmayacak kadar büyük ve birbirine bağlı/bağımlı bir denizler/okyanuslar Dünyasında yaşıyoruz. Ve bunun bilincinde olan hatırısayılır büyüklükte etkili/yetkili bir kesim yaşıyor yeryüzünde...
Türkiye'deki yeni Sağcı "liberal" entellerin kerameti kendinden menkul acaip ruh dünyası, sadece kendi taşrasında varolabiliyor ve başkalarını -mesela "Hans" diye- küçümseyerek kendini büyümsemeye ihtiyaç duyanların çimdiği kibir ve naylon hayaller göllerinin denizlerle bağlantısı bulunmuyor...
Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'ın henüz ortaya çıkmadığı çağlarda, çiviyazısı söylencelere göre Mezopotamya'da Tanrılar kendi işlerini kendileri görür iken, "tarlalarda kim çalışacak" diye bir soru sorun olmuş. Nuray'dan önce beşbinküsür yıllarında yaşanmış bir olay bu!..
Nihayet Baştanrı Enki, yerden bir avuç toprak alıp ona kan sıvaştırarak Vidimmu'yu topraktan şekillendirerek yaratmış. İlk Adam...
Olay, Kur'an dahil bütün monoteist kutsal kitaplara çeşitli versiyonlarıyla alınmış. Maya'ların kutsal kitabı Popol Vuh'da bile var: "Çamurdan insan yapan Tanrılar..."
Çömlek kullanmayan, çamurla oynamayan, toprak kapları da butikten alan çağım insanı için "topraktan insan yapmak" fikri, "yaradılışın işareti", dünyanın heryerinde her kitapta yazan "müthiş bişiy!" olabilir...
Ama Kerkük yakınındaki Jarmo'da bulunan ve Nuray'dan önce 29 bin yıllarından kalma "Dolni Vestonice Venüsü"nden ve 25 bin yıllık "Willendorf Venüsü"nden bildiğimiz kadarıyla, insanlar kendilerini bildiler bileli topraktan insan yapıyorlar. Toprak pişirme yöntemini de, tıpkı "Yaradılış teorisi" gibi, Mezopotamyalı Sümerler icad etmiş. Jarmo'da, toprağı bin dereceye kadar ısıtabilen çömlek fırınları bulundu. Topraktan birşeyler yapmak yönteminin her yere yayılması ise, o zamanın yavaş globalleşme temposuyla ancak Nuray'dan önce 3.500 yıllarında gerçekleşebildi, döner tezgahların çıkmasıyla.
Tanrılar tarafından çalışmak için yaratıldıklarına inanan Sümerli işçi ümmeti, ücretlerini, günlük buğday payı/tayını olarak, 800 gramlık buğdayla doldurulan toprak çömleklerle alıyorlardı. Bu çömlekler aynı boyutta Bira (o da Sümer icadı) ve diğer ürünler için de kullanıldığından, bir tür ölçü aracıydı, yani para yerine ürün değiştokuşuyla alakalı bir şey. Üstelik bu toprak kapları, tarihin ilk "kullanıp çöpe at" ürünleri de sayabiliriz. Toprak pişirme yöntemiyle orak bile yapılan bir çağ. Her bi haltın topraktan yapıldığı bi zaman diliminde, insanın topraktan yaratıldığına inanmaktan kolay ne var? Ama o zamandan bu zamana, aradan bi hayli zaman geçti ve okumayı-yazmayı sadece Sümerli çivi yazmanları ve Tanrı'ların temsilcisi Sümerli eliti bilmiyor. (O zamanın yazıları bile toprak üstüne, oradan hop çömlek fırınına!) Ve insanların Tanrılara ve onların yeni temsilcisi gölgesi şeysi veysi olan tiplere hizmet amacıyla çalışmak için yaratılmadığına (yani ortaya çıkmadığına) inanan çok büyük bir kesim var. Dünyada aklıbaşında insanların oluşturduğu bu kesim, Sümerli ticaret erbabının malının hesabını tutmak için icad ettiği yazı sayesinde, tarih boyunca özgürce düşündüğü her şeyi yazanların ve kendi kafası/aklıyla düşünenlerin torunları. İşte bu insanlar, nasıl meydana çıktıklarını, çömlekçi "Yaradılış teorisi"ne kulak asmadan araştırarak yüzlerce yıllık bir "Evrim teorisi" külliyatı oluşturdular ve o teoriye sadece inanmayıp, onu 'biliyorlar' ve bilmekle de kalmayıp, asıl yaradılışı, yani yeryüzünde hayatın nasıl ortadan çıktığını da araştırıyorlar, bu konuda teoriler var ve yaratıcılığın sadece maddi değil manevi boyutu da konu ediliyor. Hayat maddiden çok manevi bir şey, bu da idrak ediliyor, ama bunun için ille de çömlekçi Tanrıların hikayelerine "inanmak" gerekmiyor...
İnsan, hikayeler anlatan, hikayeler dinleyen bir varlıktır. Topraktan insan yaratmak çok iyi bir hikayedir, sembolik yanı yüksektir ve bu hikayeyi çeşitli şekillerde yorumlamak mümkündür (hikayenin gücü de buradan geliyor zaten). Nuray'dan sonraki çağlarda da hikayeler olacak, topraktan insan yaratmak da anlatılacak, ama bu hikayelere inanmak konusunda insanlar seçici, hele Nuray Mert'den sonra çok daha seçici olacaklar ve halklara Hans/Mans diye dil uzatmayacaklar...
(1 Ağustos 2017)

1908'den bu güne, istibdada Kıyamet alameti

Dolaylı da olsa tanışma şerefine nail olduğum, yaşayan en büyük (post-) Marksist teorisyen Robert Kurz bu dünyada, eski zamanların kâşifleri gibi halâ sahici maceralar yaşamak şartlarının kalmadığını söylemişti. Ama günümüzde o çapta bir macera yaşamanın sadece bir tek adının olduğunu söylemeden de ölmedi: Kapitalizmi ortadan kaldırmak...
Kendini tekrar etmeden büyük ve sahici maceralar yaşayamamak, bugünkü Dünyanın sıkıntısını çektiği eksikliklerden biri. İslamcıların gençlere ulaşmaktaki başarısının başta gelen nedenlerinden biri, onlara kendi çapında "macera olanağı" sunması. Ama yeryüzünün ve hayatın sahici mucizeleri bitmedi, herşey açıklanmadı, herşey izah edilmedi, gizemler halâ var. İnsanoğlu Mars'a seyahat etmenin hayallerini kurarken, okyanuslar hakkında bilinmeyenler, sanıldığından çok daha fazla. Seyahatler, hep meraktan. İnsanın doğası böyle. Merak ediyor, hep daha iyisini daha güzelini arzuluyor, ufukların ötesini görmek bilmek istiyor.
    Bilmediklerimiz ve açıklayamadıklarımız, ufkun ötesinde, okyanusların dibinde değil sadece. Burnumuzun ucunda da olabilir. Bu yazıyı, olabilecek beklenmedik olaylar hakkında tesadüfleri hesaba katmadan peşinen "İmkansız" deyip işin içinden çıkanlar için yazıyorum.
    23 Temmuz 1908'de Abdülhamit devri bir devrimle sona erdi. Modern bir devlet haline gelen Rusların son kez 1877-78'de "93 Harbi"nde yendiği Osmanlı Ordusu, Kars'dan ve Erzurum'dan çekilmişti. Bu son büyük hezimet, Türkiye'de Abdülhamit tarafından bir bahane olarak kullanıldı. Sultan, yeni yürürlüğe girmiş olan Anayasayı iptal edip, ülkeyi mutlakiyetle yönetmeye başladı. Savaştan sonra bu sıkı baskı rejimi devam etti, muhalefet sürekli bastırıldı. Ta ki 19'uncu Yüzyılın son yıllarına kadar. Uyguladığı baskı rejimiyle modernleşmesi aksayan ve Dünyada itibarını tamamen yitiren Osmanlı Türkiye'si, 20'inci yüzyılın başında, Abdülhamit'in sürekli geciktirdiği yenilenmenin kötü semptomlarını yaşıyordu. Devrimden üç yıl önce 1905'de, yaklaşanı görmek mümkündü. Yeni oluşturulan merkezi devleti istediği gibi yöneten Abdülhamit'i zayıflatmak için devletin işlemesini yavaşlatıp bozan isyanlar, muhalefetin kullandığı yöntemlerdendi. O yıl, ilk kez bir Asya gücü, Japonya, bir Batı gücünü, Rusya'yı yenmişti. Ardından Rusya'da 1905 devrimi oldu ve Çar, reformlar yapmaya zorlandı. Bir yıl sonra benzeri gelişmeler İran'da da yaşandı. İlk İran Anayası, bir devrimle Şah'a dayatıldı. Türkiye'de İran'dakine benzer bir gelişme için çırpınan devrimciler, tilkiyi yüzüp kuyruğuna gelmişlerdi. Artık son bir işaret gerekiyordu. O işaret, bugün de tam anlamıyla açıklığa kavuşmamış olağanüstü bir olayla geldi. Türkiye'deki 1908 devriminden 23 gün önce 30 Haziran 1908'de gece yarısından sonra, özellikle hayvanların huzursuzlandığı hafif bir yer sarsıntısı oldu. Olay önce, sıradan bir deprem sanıldı ama ertesi günden başlayarak garip olaylar arttı. Güneş, daha önce hiç görülmediği şekilde renkleniyor, geceler asla tam kararmıyor, gecenin en karanlık olması gerektiği saatlerde mum veya gaz lambası olmadan gazete okunabiliyordu. Belirtiler haftalarca sürdü ve Abdülhamit isdibdatı, bu işaretlerle birlikte otuz yıl sonra 23 Temmuz günü sona erdi. Ve biten, sadece Abdülhamit devri değil, bir çağdı...
    Ne olmuştu? Bunu en çok merak edenler, olayı en yakından hisseden Ruslar olmalıydı. Araya bir ekonomik kriz, Birinci Dünya Savaşı, Rus ve Türk İmparatorluklarının çöküşü, sonra Troçki önderliğindeki Kızıl Ordu'nun Beyazları yenmesi girdi. O hengamede, 30 Haziran'da yaşanan olağanüstü olay, gazetelerin eski nüshalarında kalıp unutuldu.
    Türkiye'de Kuvayı Milliye ölümkalım savaşı verirken, 1921 yılı başında Yüksek Sovyet Komiserliği, Türkiye'de çok sonra başlayacak olan bilimsel araştırmalar için start verdi. Jeolog Leonid Kulik, yeni kurulmakta olan Sovyetler Birliği sınırları dahilinde, düşmüş gök taşlarını incelemekle görevlendirildi, o da -daha önce yaşanmış olağanüstü olayları araştırmak için- kütüphanelerde çalışmaya ve araştırmaya başladı ve tesadüfen, 30 Haziran 1908'de Sibirya'daki Tunguska bölgesinde gökte büyük bir patlama olduğu bilgisini eski bir yerel gazetede okudu.Hemen yola çıktı ve Transsibirya treniyle bölgeye en yakın kasabaya kadar gittiktensonra zorlu bir yolculuğa başladı. Atların çektiği kızaklı arabalarla günlerce yol aldı, Tayga ormanlarına girdi. İnsanların yaşamadığı, sadece geyik besleyen göçer toyunist Tunguzların uğradığı bölgede, 13 yıl önce yaşanmış bu patlama konusunda şahit bulmak hiç de kolay değildi. Rusya'nın doğusu ve Sibirya'daki bu ormanlar beş milyon kilometrekarelik bir alanı kaplıyor, yani Türkiye'nin yüzölçümünün 6.5 katı ve o zamanlar şimdikinden daha geniş bir alanı kaplıyordu. Leonid Kulik nihayet Mart 1921'de ormanın ortasında bir bölgeye ulaştı. Burada, milyonlarca ağacın, aynı istikamete doğru devrilip köklerinin açığa çıktığını gördü. Deviren etkinin kaynağına doğru at sürerek, gözalabildiğine uzanan bu 2000 kilometrekarelik alanda ormanın adeta traşlanmış olduğuna hayretle şahit oldu. Kulik, ormanın ortasında bir krater ve göktaşı bulacağını sanıyordu, ama elips şeklindeki patlama alanının ortasında bir kraterden eser yoktu, hatta ağaçlar devrilmemiş dimdik duruyorlardı, yaprakları ve dallarını yitirmişlerdi...
   Yerel saatle 7.14'de gerçekleşen ve ABD'de bile hissedilen bu patlamanın ne olduğu bugün de esrarını koruyor. Danimarkalı bilim adamlarının kabul gören son tahminlerine göre, Dünya yakınlarından geçen bir kuyruklu yıldızdan kopan yaklaşık on milyon ton ağırlığında bir buz kütlesi, atmosfere girerek aniden ısındığı için büyük bir güçle patladı. Patlamanın şiddeti hakkında da tahminler muhtelif. Hiroşima'ya atılan atom bombasının 650 ila bin misli güçlü bir patlama olduğu sanılıyor. Nedeni her ne olursa olsun bu olay, Dünyanın en karışık zamanlarının işaret fişeği gibi, her şeyin tamamen değişeceği bir zamanın başında gelmiştir ve Dünyanın tamamına yakını tarafından da hissedilmiştir. Bugün bazı bilim adamları, "Kıyamet"in nasıl bir şey olabileceğine örnek olarak bu olayı gösteriyorlar: Aniden, kimsenin beklemediği bir anda gelen ve eski Dünyaya son verip yeni bir Dünyanın başlamasına neden olan start vuruşu. Kıyamet sözcüğünün, "Ayaklanma/İsyan" anlamına geldiğini de biliyoruz.
    Eski köhne yapıları zorla ayakta tutmak mümkün değildir. Olacak değişim, damarda durmaz. Bugün de benzeri büyüklükte, kapsayıcı bir değişimin eşiğindeyiz ve o değişim başladı bile. Dünya, yeni bir döneme doğru evriliyor, insanlar yeni ve gerçek bir maceraya hazırlanıyorlar. İşaret her an gelebilir, belki de gelmiştir ve biz henüz görmemişizdir...

"Zaman" diye bir şey var mı, varsa saatte kaç saat hızla geçiyor?

Öğrencilik yıllarımda köstekli cep saati taşırdım. Yeleğimin cebinden çıkarıp tak diye kapağını açmak ve saate bakmak hoşuma giderdi. Türkiye'ye geldikten sonra bu alışkanlığımı terkettim. İnce mizah ustası Albert Einstein, "Saati gösteren alete saat denir" der (zamanı ölçen alete değil, saati "gösteren" alete). Saati işleten şey de zaman değil, zemberektir. Kurarsınız ve sonra kulağınıza dayayıp dinlersiniz: "Tik tak tik tak tik tak..." Ben saatin kaç olduğuna değil, bu sese ve aletin kendisine hastaydım (Berlin'de sokaklarda meydanlarda saatten bol bir şey yoktur) ama zamanın ne olup ne olmadığına hiç uzun boylu kafa yormamıştım, ta ki İsviçreli kriminal roman yazarı Martin Suter'in "Die Zeit die Zeit" adlı romanını okuyuncaya kadar. Kitapta, zamanı geriye çevirip hayatının bir noktasından itibaren yeni bir alternatif hayat yaşamayı kafasına koymuş bir ihtiyarın ve öldürülen karısına yeniden kavuşmak için bu çılgın deneyi destekleyen anlatıcının hikayesi anlatılıyor. Romanın Türkçeye kazandırılması ihtimalinin yüzüsuyu hürmetine, konusunu daha fazla anlatmayacağım. Zaman diye bir şeyin sahiden var olup olmadığını sormak, kulağa çılgınca geliyor elbette. Soru ilk kez sorulmuyor, daha önce çok sorulmuş ve bu konuda belli sonuçlara varılmış. Asıl konumuz, sorunun kulağa çılgınca gelmesi, bunun anlamı ve sonuçları.
    Einstein, ölümünden hemen önce 1955'de "İnançlı fizikçiler için zamanın bir illüzyon, bir yanılsama olduğu"nu söylemiş. Immanuel Kant da, 1783'de yazdığı ünlü eseri "Kritik der reinen Vernunft"da, "Zaman kendi başına varolabilen bir şey değil, veya öznel tavrımızdan bağımsız, şeylere bitişik (onların bir parçası) değil" der (Sayfa 34). Hem fizikçi hem de filozof olan Vesselin Petkov bir adım daha ileri gidip, "Zaman diye bir şeyin olmadığının anlaşılması, insanın başına gelen belki de en büyük entelektüel meydanokuma" diyor. Ben buna hem katılıyor hem katılmıyorum, çünkü bu konuda iki gerçekliğin olduğunu düşünüyorum; biri insan doğasının gerçeği, diğeri bilimsel gerçeğin gerçeği. Kısacası bir algılama sorunuyla karşı karşıyayız.
    Zamanın varolup varolmadığı bir yana, onun varlığını en azından varsaymak zorundayız, çünkü hayatı ve dünyayı ancak bu şekilde algılayabiliyoruz. Saatin akrep ve yelkovanı dönüyor, ama onu döndüren şey zaman değil. Ağaçlar büyüyor uzuyor serpiliyor, ve onların bu değişiminin nedeni zaman değil, çeşitli biyolojik prosesler. Zamanı, bu değişimleri kendi doğamıza uygun olarak anlamak ve ifade etmek amacıyla kullanıyoruz. Bazı hayvanlar renkleri görmüyor ve ona göre bir algılama ve anlama biçimleri var. Biz de kendi doğamıza göre algıladığımız dünyamız için "zaman" diye, doğamızın bir parçası olan bir tür "katsayı" kullanıyoruz. "Zaman" kavramı, bilimselliğin icadı ve bilimin doğa yasalarını anlayıp ifade edilmesi sürecinde önemli bir rol oynamış. 1681 yılında başına elma düşünce aklına yerçekimi gelen şu enteresan düşünür Isaac Newton, zamanın herşeyden bağımsız var olan ve evrenin her noktasında aynı hızla geçen bir şey olduğu kuralını ortaya atıp herkese kabul ettirmiş. Bu varsayımla bir çok fizik kuralının kurgulandığını, ortaokul ve lisede bile öğretiyorlar. Eleştiriye tahammülsüz biri olan Newton'a göre Dünya'da bir saat ne kadarsa, evrenin herhangi bir yerinde de o kadardır. Evrensel eşzamanlılık. Bazen zamanın çabuk geçtiğini, bazen geçmek bilmediğini düşünüyorsanız, Newton size "yanılıyorsunuz" der. Acaba? Çocuklar için bir gün çok uzun bir süredir, yaşı ilerlemiş olanlar için yıllar "su gibi akıp geçer", burada geçen nedir? Ya da şöyle: Bir saat adamına göre saatte kaç saat hızla akar? Zaman gerçekten akar mı, yoksa bize mi öyle gelir?
Bu yazıda ve her yazıda görüleceği üzere, "geçmiş zaman", "gelecek zaman" ve "şimdiki zaman"ı kullanıyoruz. Dil denen şey böyle işliyor. Yani zamanın varolup olmadığı sorusu daha işin başında insan doğamıza takılıp yere çakılıyor.
    Selanik'den hiç de uzak olmayan Halkidiki'nin ünlü filozofu Aristoteles'e göre ne geçmiş diye bir şey vardır, ne de gelecek. Sadece "Şimdi" vardır, gerisi anı ya da hayaldir. Efesli Heraklit ise asıl konuyu "panta chorei" (herşey hareket ediyor) diye özetlemiştir, zaman bununla alakalı bir şeydir sadece ve hareketin olmadığı yerde zaman da yoktur. Mesele sadece "şimdi"den ibaretse, "şimdi" nedir? Bu konuda da birileri oturup türlü çeşitli araştırmalar yapmış elbette. "Şimdi", yaklaşık üç saniyelik bir zaman dilimidir. Yani her üç saniye sonra, daha önceki üç saniye, insan tarafından "geçmiş" sayılmaktadır. O halde hayatımızı, üçer saniyelik "şimdi"lerden oluşan bir tür film sayabiliriz, ama esas olan "şimdi"dir.
    Lise mezunu fizik dahisi büyük düşünür Albert Einstein 1905'de "Görecelik Teorisi"ni tarif edip yazıya geçirdiğinden beri Newton mezarında fırdönmektedir, çünkü Einstein, zamanın her zaman aynı hızla akmadığını/geçmediğini gösterir. Zaman görecelidir. Newton, nedenselliğin kurulmasında önemli bir rol oynayıp, şimdi yaşanan ve yaşanacak olanın geçmişten gelen bir nedene bağlılığı kesinliğiyle kendinden emin yaşarken, Einstein böyle nedenselliklerin olmadığını ve konunun gözlemciyle alakasını falan göstermiştir. Bence Einstein'ın bu konudaki en önemli katkısı, Hermann Minkowski'yle birlikte kurduğu anlayış biçimidir: Şeyler üç boyutlu değil, dört boyutludur, yani o üç boyutlu şey, ancak zaman içindeki geçmişi ve geleceği ile bir bütündür. "Masa" diyorsak, onun yapılışından doğada çürüyüp yokoluşuna kadarki süre içindeki üç boyutlu varoluşunu kapsar. Buna göre o şeyin geçmişi ve geleceği, bir şimdiler bütünü olarak algılanır.
    Beşinci Yüzyılda Cezayir'in doğusunda yaşayan Aurelius Augustinus, "Zamanı Tanrı yarattı" deyip bu işin içinden çıkmış. Yani Tanrı, bir şeye geçmiş ve gelecek ötesinden bakıp onu bir bütün olarak gören yaratıcıdır. Buna göre de kader çok kesin bir şeydir, zira sanıldığı gibi insan tarafından yazılmayıp, bu zaman ötesi yerde şimdilerden oluşan (öyle algılanan) ve tamamını sadece Tanrı'nın bildiği bir bütündür. Bu oldukça "umutsuz" zaman anlayışı, insana seçim hakkı sunmadığı, sadece seçim yaptığımızı sandığımız bir yanılsama sunduğundan, pek de tercih edilebilir bir şey olmasa gerek. Tabii burada hemen şu soru gündeme geliyor: "Sen tercihini bırak da gerçeğe bak. Hangisi gerçek?" Cevap: Hiçbiri. Ya da her biri. İşte bu, bir tercih ve inanç meselesi, zira kanıt yok.
    Einstein'a göre zaman teorik olarak geriye doğru da akabilir. Ama bizim dilimizde kullandığımız gramere ve hislerimize göre zaman ileriye doğru akar. Bu hissi dayandırdığımız çok somut da nedenlerimiz vardır, çünkü "Entropi" dediğimiz çok net bir şey var ve Termodinamiğin ikinci yasası olarak formüle edildiği üzere "düzensizlik/kaos, zamanla birlikte artar". İnsan da bu temel yasaya göre işler. Şekli şemali olan meyvaları sebzeleri vs. yeriz ve buradan şekli şemali olmayan ısı (enerji) üretiriz ve bu sayede yaşarız. Geçmişten geleceğe uzanan bir kaos çizgisi. Peki neden "zamanın akış çizgisi"ne uygun bir proses bu? İngiliz fizikçi Stephen Hawking'e göre, zamanı ölçmeyi, kaosun artma istikametine göre ölçmeyi seçtiğimiz için böyle. Evren sürekli genleşiyor, yani termodinamiğin ikinci yasası işliyor. Hawking'e göre bu genleşme en uç/mükemmel biçimine ulaştığında, ve genleşme durduğunda zaman da duracak ve bu kez evren tersine doğru bir ivmeyle büzülmeye/küçülmeye başlarsa, zamanın istikameti de değişecek. Tabii insanın ve diğer hayat biçimlerinin bunu görme ihtimali yok, çünkü canlılar giderek "bozulan", "Enropi"ye tâbi yaratıklardır -Hawking'in varsayımı böyle.
    Tektanrılı dinlerin anlam dünyasını belirlediği çağlarda Dünya, "İnsanın hükmettiği bir yer"di. Hatta evren Dünya'nın etrafında dönüyordu, tüm canlılar insanlar için yaratılmıştı vs. Newton ve diğer düşünürlerin açtığı yolda insanlık muazzam bir tekamül yaşadı. Yazının icadıyla değil, herkes tarafından kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bilimsellik giderek asıl inanç sistemi haline geldi, çünkü bilimin koyduğu yasalara göre birçok şeyi açıklamakla kalmıyoruz, aynı zamanda inşa edebiliyoruz. Uzay boşluğuna uydu göndermekten tutun da internette gezinmeye ve akıllı telefonla heryere erişime kadar modern hayatı belirleyen bir çok araç-gereci ve işlemi, bilim sayesinde yapılabiliyor ama bir şeyi unutuyoruz: Bilim de bir algılama biçimi. Kuşkusuz dinlerin algılama biçiminden çok daha gelişkin ve ayrıntılı, ama mükemmel değil. Bilimin her insanın hayatında asıl inandığı şey haline geldiği aşamada önce Dünya'nın merkez olmadığını, Güneşin merkez olduğunu ve Dünyanın da onun etrafında dönen gezegenlerden biri olduğunu öğrendik. Bunu artık herkes kabul ediyor. Dünya portakal gibi yuvarlak. İnsan, yaradılışın efendisi değil, Dünya'daki sayısız canlıdan sadece biri. Bilimin öğrettiği şeyler, insanın hiç de öyle özel bir varlık olmadığı yönünde vites büyüterek artıyor. Mesela zamanın insan beyni tarafından insan doğasına uygun bir yanılsamadan ibaret olduğuna inanan yüksek kalibreli bilim insanlarının sayısı, inanmayanlardan daha çok. Bu yazı, "'Ben' denen 'benlik' denen şey var mı yok mu?" diye bir başlık da taşıyabilirdi. Burada bilimsel sonuçlarıyla, neden "Ben" diye bir şey olmadığı da anlatılabilirdi. Ama anlatılmalı mı? Ya da şöyle soralım: Bu yazıyı okumaya başlamadan önceki halinizle "şimdi"ki haliniz arasında ne fark var? Sadece bir tercih farkı: Hangisini alalım? İnsan doğasına aykırı, "Zaman yoktur" kanıtları toplamı bilimsel döküntüyü mü alalım, yoksa "Aha da zaman vardır, bak geçmiş zamanda konuşmaya başladın bile"yi mi? Zamanımızın asıl entelektüel sorusu bence, bu ikisini iyi değerlendirmek ve "ikisinin de birer seçimden/tercihten ibaret olduğu bilincine uygun özgün bir yeni bakış geliştirilebilir mi?" sorusu. Biz birer insanız ve bambaşka canlıların bize bakıp, "ulan bunlar hepten manyak" deyip demediklerini bilmiyoruz, çünkü çoğu bambaşka -bizim konuşmadığımız- diller konuşuyorlar. İnsan olmanın egoizmiyle diğer canlılara acı çektirmeyi bir yana bırakıp bilimin keskin gözlerini kullanmaya devam ederken, o gözlerin her gösterdiğinin -doğru olsa da- bize uymadığını söyleme cesaretine sahip olursak, "bilimdir ne derse doğrudur" diye kendi doğamızı hislerimizi ve benliğimizi inkar etmek saçmalığına kapılmayız. Şimdi, neosekülerizmi ve hayata yeniden anlam kazandırmak gerektiğini konuştuğumuz aşamada, bilimin sağladığı inanılmaz fırsatları koruyup geliştirirken, bir taraftan da kendi doğamız açısından daha seçici ve özgüvenli olmamız gerekiyor. Bilimin sadece bir araç, ama yeni bir inanç olmadığını anlayarak, yeni dönemin ilk adımlarını atabiliriz belki.

İzmit'den İstanbul'a bir kuruluş hikayesi ve "Yanko Bin Medyan"

Bazı yanlışlar gerçekten çok eğlencelidir. Geçenlerde Twitter'dan biri bana, "İstanbul"un adının "İslambol" adından geldiğini anlatmaya çalıştı. Açıkcası bunu daha önce de duymuştum. Yalan söylemeyi meslek ve marifet edinmiş islamcı dininin desteksiz atışlarından biri olduğunu anlamak zor değil. Bu biraz ahmakça belki, ama tarihte hoş yalanlar da var ve bazılarına hâlâ inanılıyor. Mesela Marie Antoinette'in "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler sözü", veya Fatih'in gemilerini karadan yürüttüğü söylencesi (aslında yüzelli kadar sandal ve kayığı yürütmüş, onlar da Bizanslılara yardıma gelen iki yelkenli gemiyi durduramamışlar, sandallar gemiyi nasıl durdursun). Samimi bir safiyetin yaptığı hatalara kızılmaz elbette, ama bu yüzden ona, "E öyleyse seni doğru sayalım" da denemez tabii...
    Geçen hafta İstanbul'un kuruluşunun 1687'inci kuruluş yıldönümüydü. Bu vesileyle blogumdaki Konstantin temalı yazımı Twitter üzerinden dostlarıma yeniden sundum. Kimliği belirsiz bazı tipler yazının Twitter linkindeki görüntüsünü sildiler (kasaba tipi İslamcı aşağılık kompleksinin derecesini varın siz anlayın).
    Yazım yüzlerce sevgili okurum tarafından okundu. İnterneti halkına yasaklayarak interneti cezalandırdığını sanan aklın almadığı şey, artık "Siz-Biz" ayrımlarının silikleştiği bir Dünyada yaşıyor olmamızdır. Sınır/engel yok. Bilginin önünü kapatmak mümkün değil. "Türkler olmadan Dünya tarihi yazılamaz" özgüvenine sahip İlber Hoca'ya bakıp bir şeyler öğrenmeleri de mümkün değil. Konstantin ve dönemi, bu ülkenin zengin tarihinin bir parçası. Eskinin "Rum", "gavur" tipi kestirme ötekileştirmeleri çoktan sona erdi. Konstantin, bu ülkenin Fatih Sultan Mehmet kadar öz şahsiyetlerinden biri, tıpkı İstanbul'u son taşına kadar savunup savaşarak ölen son Bizans İmparatoru XI. Konstantin gibi -onun adı da Konstantin. Türkler, kim tarafından gösterilmiş olursa olsun kahramanlığın değerini ve yüceliğini bilen, hakkını veren insanlardır, en azından eskiden öyleydiler.
    İstanbul'un kuruluşu, ciddi bilim adamları/kadınları tarafından araştırılıyor ve araştırıldıkça daha çok ve daha kesin bilgiler ediniyoruz. Dikkatinizi çekmek istediğim konu, İslamcıların, "İstanbul'u Yanko Bin Medyan kurmuştur" söylentisi, çünkü bu, "İslambol"dan çok daha destekli bir yalan...
    İstanbul Fatih tarafından alınıp, alınışının üzerinden daha bir yıl geçmeden "Dürr-i Meknun" diye bir kitap yazan Ahmet Bican Yazıcızade, İstanbul'un kuruluşu konusunda bir silsile sayar ve silsilenin başında, Eski Ahit'de de anılan, zenginliğiyle ünlü Yahudi kral Süleyman'ı (Salomon) koyar, kurucu ikinci kişi Yanko Bin Medyan, üçüncü kişi Konstantin'dir. Fatih de bu silsileye dahil edilmiştir elbette. İslamcılar için bulunmaz nimet. Al sana eski kaynak!
    Konunun güzel tarafı, Yazıcızade'nin silsilesi doğrudur, ama "başka türlü" doğru.
    İstanbul henüz ortada yokken ve Sarayburnu'ndaki Byzans köyünün tarihte elde ettiği en büyük başarı Boğaz'dan geçen gemilerin diş geçirebildiklerinden haraç toplamak iken, İzmit Körfezinin ucundaki Nicomedia, yani İzmit, Roma İmparatorluğunun Roma, İskenderiye, Antakya'dan sonraki dördüncü büyük şehriymiş. Bugünkü İzmit, bazı tarihçilerin tahminine göre İstanbul'dan en az bin yıl önce kurulmuş, daha kesin bilgi, M.Ö. 712 yılında kurulduğu. O yılda istakoz avcısı Megaralılar burada bir yerleşim birimi inşa etmişler ve şehrin adı da Astakos imiş (Evet, "İstakoz" demek. Körfezinin eski adı da "İstakoz körfezi"). Ama ondan da önce Erdek'de Kyzikos adlı başka bir şehir varmış. Türklerin çok eskilerden beri "Belkıs'ın sarayı" dediği bu şehrin taşları, Nicomedia'nın Romalılar tarafından yeniden inşası için kullanılmış. İzmit'in inşası, İstanbul'un inşası kadar önemli, çünkü "İstakoz" şehri Trakyalılar tarafından yıkılınca, Kocaeli yarımadasından Karadeniz Ereğlisi'ne uzanan "Bithynya" ülkesinin kralı Nikomed, şehri yeniden inşa etmiş ve buraya onun adı verilmiş. Üçüncü Bithynya kralından sonra Bithynyalı muktedirler burayı Roma İmparatorluğuna bırakmışlar ve Romalı olmuşlar. Roma zayıflamaya başlayıp imparator Diocletian tarafından kurulan, önce iki sonra dört imparatorlu acaip bir yönetim sistemi işletilmeye başlanınca İzmit, Roma'dan sonra Doğu Roma yönetiminin ikinci başkenti ilan edilmiş. Tabii hemen şehrin yeniden inşaası başlamış. Bazı alet edevatın bile, o kadar eski olmasına rağmen Erdek'de Marmara kıyısındaki metruk Kyzikos'dan getirildiği ve kullanıldığı biliniyor. Büstü, birahane magandalarına benzeyen Diocletian'dan sonra Roma İmparatorluğunun ağırlık merkezi doğuya kaydığından, son önemli savaşlar da Trakya ve Üsküdar'da, İzmit yakınlarında yaşanmış. Bunlar, Konstantin'in iktidar savaşları. Ve burada Yazıcızade'nin anlattığı silsilenin izlerini, inşaat açısından gerçekten görebiliyoruz. Türklerin Yahudilikle de ilişkilendirdikleri Kyzikos şehri taşlarının büyük ölçüde Nicomedia'nın inşasında kullanıldığını biliyorsak, Yanko Bin Medyan kim? Hiç kimse!
    Nicomedya'nın adının Arapça harflerle yazılmış kaynaklardan yanlış okunmasından kaynaklanıyor. Yani "Nikomedya"nın "Yankomedya" diye yanlış okunmasından doğmuş bir ad (Bu konuda bakınız, Robert Mantran'ın "İstanbul Tarihi" 2001 İletişim Yayınları kitabı sayfa 21. Oldukça kötü bir editörlük ürünü olmasına rağmen değerli bir kitap). Yazıcızade'nin silsilesindeki Süleyman, Kyzikos'un sembolü, Yanko Bin Medyan da Nicomedia'nın sembolü olarak kullanılıyor. Konstantin'in kararıyla şehir -bugünkü Topkapı Sarayı arazisinin bulunduğu Sarayburnu'nu saymazsak- neredeyse sıfırdan inşa edilmiştir ve gerçekten de bu iki şehrin ardılıdır. Doğu Roma'nın meşru yöneticisi/İmparatoru Licinius'un Üsküdar'dan İzmit'e kaçarken Üsküdar'da yenilmesine kadar İzmit, Doğu Roma'nın resmi başkentiydi ve Bizans kasabası (o zaman artık köy değil) İzmit'e bağlı bir nahiye ilçe veya öyle bir şeydi.
    İstanbul'un kurucusu Büyük Konstantin'in Türkiye'de neredeyse hiç bilinmediği günümüzde, son bir konudan, imparatorun ölümünden bahsedelim. İzmit'in banliyösünde öldüğünü ve ölürken kim tarafından vaftiz edildiğini biliyoruz (eskiden ölüm döşeğinde vaftiz olup öbür tarafa mümkün olduğunca "temiz" gitmek cinliği yüksek kademelerde oldukça yaygınmış). Ama nerede gömülmüş? İşte bu bir sır. Annesi Karamürselli Helena'nın kırmızı mermerden muhteşem lahidi Venedik müzesinde. İstanbul'un IV. Haçlı seferi sırasında 1204'de alınıp yağmalanmasından sonra lahid Venediklilerin gemileriyle Venedik'e getirilmiş, ama Konstantin nerede?
    Konstantin öldükten sonra, Türkçe "Havariyyun Kilisesi" diye bilinen, İstanbul Rumlarının "Polyandreion" (veya "Myriandrion") dedikleri kiliseye gömülmüş. Bu kilise, Konstantin yaşarken inşa edilen, İstanbul'un o zamanki en büyük kilisesi. Kilisenin adı Hz. İsa'nın Havarileriyle anılıyor, çünkü burada sahiden de Havarilerin talebelerinden azizlerin cesetleri getirilip gömülmüş. Konstantin'in bir aziz gibi gömülmesi pek hoş karşılanmamış ve hoşnutsuzluk, Konstantin'in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra 358'de yaşanan büyük deprem sırasında yeniden ortaya çıkmış. Depremde zarar görmesin diye İmparatorun cesedi kiliseden bir süreliğine çıkarılınca halk ayaklanmış. Ayasofya'nın inşasından sonra onun yanında oldukça küçük kalan Havariyyun Kilisesi yıktırılıp, Ayasofya'nın mimarı Anthemios'a yeniden yaptırılmış. Ünlü mimar buraya, beş kubbeli haç şeklinde güzel bir kilise inşa etmiş. İmparatorların bu kiliseye gömülme adeti, 11'inci yüzyılda sona ermiş. Buraya son defin 1028'de yapılmış. VIII. Konstantin'den sonraki her Doğu Roma (Bizans) İmparatoru, gömüleceği kiliseyi kendi yaptırmayı tercih etmiş.
    1453'de şehir Türkler tarafından alınınca, Sultan II. Mehmet Fatih, Ayasofya (Sultanahmet) bölgesini  kendisine ve Türklere ayırmış. O zaman Sultan Ahmet Camii'nin yerinde Bizans İmparatorluğu'nun hükümet binaları ve İmparator'un yaşadığı özel alanlar var. Sultan, Bizans'ın yaşayan temsilcisi Ortodoks kilisesine, şehrin ikinci büyük (ve en eski) "Havariyyun Kilisesi"ni vermiş ve hemen Ayasofya'ya minare inşaatını başlatmış (Ayasofya'nın bütün minareleri Fatih zamanında yapılmamış elbette). Ortodokslar ve tabii Rumlar, şehrin yönetimi kaybetmelerine rağmen şehrin en gösterişli ikinci binasını kullanmaya devam etmişler. Bu tarihte Büyük Konstantin'in temsili lahidi Havariyyun Kilisesinde bulunmakla birlikte cesedinin de orada olup olmadığı bilinmiyor. Yeni Türk idaresi şehre iyice yerleştikten sonra Hristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki ilk sürtüşme, Havariyyun Kilisesi nedeniyle oluyor. Anlaşılan, Hristiyanların bu güzel ve büyük kiliseyi kullanmaları Müslüman halkın ve yeni yerel Türk yöneticilerin hoşuna gitmiyor.
    Fatih Sultan Mehmet bu duruma "ilginç" bir çözüm buluyor. Sultan, Ortodoks Patrikhanesinin oradan çıkıp Fatih'deki büyük Pammakariostos kilisesine (bugünkü Fethiye Camii'ne) taşınmasını istiyor ve 1461'de Havariyyun Kilisesi'ni tamamen yıktırıp yerine, onun kadar gösterişli olmasını istediği "Fatih Camii"ni yaptırıyor. Bilindiği gibi Fatih'in türbesi de camiye uzak değildir.
    İstanbul'un temeli atıldığından beri şehrin tüm önemli tarihini bir şekilde 700 yıl yaşatan Havariyyun Kilise'sinden çıkan lahitlerden bazıları İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde, ama Konstantin kayıp. Bu da başka bir söylence olarak İstanbul'un hikayeleriyle gerçeklerinin birbirine karıştığı bir yerde, kim bilir kimlerin doğrusunu bildiği bir sır olarak yaşıyor.