İslami kültürel kimlikçilik ve yeni paradigma

Öfkeyi bal eyleyecek yoğunluktaki son 'türban tartışması'nı öncekilerden ayıran temel özellik, bu kez kısır tartışmaların ötesine geçerek nitel bir değişimi tetiklemiş olmasıdır. Bu değişim, sadece düşmanlıklar/kamplaşmalar üreten kültürcü/kimlikçi yaklaşımın Türkiye'ye has son biçimi islami-kimlikçiliğin de tıpkı etno-kültürel kimlikçilik gibi iflasıyla ilgilidir.

Tükenişin asıl nedeni; yapısı gereği nesnel/detaylı eleştiriye tahammül edemeyen ve hiçbir sahici sorunu derinlemesine tartışamayan islami-kimlikçi neo-popülizmin, önümüzdeki dönemin karmaşık/derin konularıyla başedebilecek seviyeden çok uzak olduğunun iyice anlaşılması değildir sadece. Asıl neden, sistemin bozulma trendine bağlı olarak bu tip kimlikçiliğin de bozulmasıdır ve etnikçilerin yaptığı gibi kapitalizminin (onun sosyal/siyasi bileşenlerini de ilgilendiren) bozucu yanının tamamen gözden kaçırılmasıdir. Bu sayede, sadece kültürcü bir dil kullanarak sanal tartışmalarla işi götürmenin artık mümkün olmadığı anlaşılmıştır.

Neoliberal sistemin neden olduğu küresel ısınma, Dolar krizi, toplumsal dokunun bozulması gibi varoluşsal sorunları, 'kültürel kimlikçi' yaklaşımlarla -değil çözmek, konuşmak bile olanaksızdır. Tartışma sırasında iktidarın -sadece dördüncü dünya ülkelerine yaraşır- “özgürlükçü” tavrı ile kritik eşik aşılmış, nitel değişim tetiklenmiştir. Türkiye'nin, sıcak paraya dünyanın en yüksek faizini ödemeye devam eden 'Müslüman' bir parti tarafından yönetildiği gerçeğini türban/laiklik atışmalarıyla örtmek artık mümkün görünmemektedir.

Kimlikçiliğin, neo-liberalizm döneminde ortaya çıkmış bir tür sosyal/siyasi bozulma fenomeni olduğu artık biliniyor. Kültürel kimlikçilik, mikro-milliyetçilik üzerinden veya dinin dogmatik yorumları üzerinden, belli halk gruplarını kendi içinde tektipleştirme/homojenleştirme girişiminin siyasi ifadesidir. "Tek tip tesettür (türban)" bunun tipik sembolüdür. Kültürel kimlikçilik, kendi dışındakilere karşı yapay sınırlar çizer. Sınırlarını genişletip kendini yeniden üretmek için sembollere ve yapay düşmanlıklara ihtiyacı vardır. Bunun için, onun modunda ve sığlığında konuşan (CHP gibi) bir parti/grup da şarttır. Kimlikçilikler, daha çok birbirini kışkırtan zıt çiftler olarak yaşayabilirler. (Zıt çiftlerden biri rolünü oynamazsa, diğerinin aklı şaşar!) Günümüz koşullarında kültürel kimlikçiliğin başarılı olması imkansızdır, ama sosyal dokuya onarılması uzun sürecek zararlar verebilir.

Türban, taşranın/varoşların 1980'li yıllardan başlayarak sonradan modernleşip kapitalistleşmesi aşamasında ortaya çıkan bir tür sosyal bozulma sembolüdür. Neo-liberal dönemde, “gelişmekte olan ülkeler”deki sonradan modernleşmelerin (siyasi anlamda) esasen mikro-milliyetçilik üzerinden, dini semboller ve dinin fundamentalist yorumunu üzerinden ifade edildiği biliniyor. Anadolu'da türbanın temsil ettiği sosyal değişim özellikle önemlidir, çünkü muazzam bir kültürsüzleşme ile elele yürümüştür. Onbin yıllık kültür beşiği Anadolu'da, içki-yemek kültürü bir yana; müziği/dansı/tiyatroyu, kadınlı-erkekli sosyal hayatı/eğlenceyi tamamen dışlayan ciddi bir bozulmadır söz konusu olan. Halk danslarının bittiği, halk müziğinin (Aleviler dışında) duyulmadığı bir dönemde, yeni islami elitin kültürel katkısı, birkaç (kitap/roman dışında) son derece az ve kısıtlı. Üstelik bu yeni “islami” kesimin elitleri, çocuklarını bilime, sanata değil sadece paraya özendiriyorlar. Bu anlamda türbanın temsil ettiği sonradan modernleşme, Anadolunun 19'uncu yüzyıldan başlayarak 40'lı yıllarda zirveye çıkan ilk moderleşme/sekülerleşme döneminden çok daha yıkıcı/zararlıdır, çünkü -bir kere- çok paracıdır. Bu konuda, (istisnalar dışında) son 60 yıllık 'muhafazakar' iktidarların/elitlerin hepsinden daha "radikal"dir. Ayrıca, fundamentalizme özgü “tekçi” (eleştiriye kapalı) otoriter, (ve kadın düşmanı) bir yanı vardır. Kapitalist sistemin sonrasına doğru kendi kendini aşması, önceden modernleşmiş kesimlere nazaran çok daha zor görünüyor, çünkü otokritik/özeleştiri diye birşey bilmemekte, neo-liberalizmi sahiplenmektedir. Kendini ve kendinden olanı sistemli eleştiriye asla tâbi tutmamaktadır. (Bu konuda Solun uzağından bile geçemez) Son gelişmeler, artık bunu kanıtlamıştır. Türban ve onun temsil ettiği islami kimlikçi neo-liberal çizgi, neo-liberalizmle birlikte ortadan kalkacaktır. Kısacası şudur: Yirmi yıl önce türban yoktu, yirmi yıl sonra da olmayacaktır. Onun yerine tek tip olmayan (tarzını kadına bırakan) yöresel örtünme tarzları yeniden ortaya çıkabilir.

Günümüzün karmaşık modern dünyasında tutunacak sağlam bir dal arayan kesimlerin gözünde din, (daha doğrusu dinin özgürlükçü özünü yitirmiş ve sistem içinde yeniden tanımlanmış modern fundamentalist biçimi) toplumsal bozulmanın/ufalanmanın had safhaya çıktığı neo-liberal dönemde popüler bir kültürsüzlük kültürü haline gelmiştir. Buna neden olan durumu Karl Marx şöyle açıklar: 'Sonu gelmeyen belirsizlikler ve göçler, burjuva çağını diğerlerinden farklı kılar. (...) Bütün eski (...) muhterem/yüksek değerler çözülür. (...) Kalıcı olan buharlaşır, kutsallık kirletilir.' (Marx-Engels Toplu eserler, Berlin 1976. MEW, C.4, s.468)

Sosyal hayatı bozan etkilere sahip kapitalizmi (ve modernleşmeyi) sadece pozitif/ilerici bir fenomen olarak değerlendirip yüceltirken, onun toplumu bozucu etkilerine kendince türban takarak direnç gösterenleri negatif/gericiler olarak görmek, bozulmanın asıl dinamiğinin hiç anlaşılmadığı anlamına gelir. Sorunun kökeninde, tartışmasız pozitif/ilerici sayılan modernizm tabusu yatmaktadır. Günümüzde modernizmi ve özellikle rasyonalizmi savunmak nasıl büyük bir yanlışsa, genel sosyal bozulmaya karşı direnmek adına islami-kimlikçiliğe sarılmak da o kadar yanlıştır hatta daha büyük bir yanlıştır. Çünkü daha sert dogmalara sahip bir donma haline tekabül eder. Tamamen değişken ve hareketli bir yapı arzeden modern kapitalizmin yıkıcı etkilerine karşı fundamentalizmin hareketsiz değişmez dinî dogmalarıyla karşı durulamaz.

Kültürcü paradigma, 21'inci yüzyıl başında iflas etmiştir. İyice belirginleştiği üzere yeni paradigma; eski ideolojilerin ve elbette fundamentalist/kültürcü din anlayışının ipoteğinden kurtulmuş ekonomi-politik bir paradigmadır. Yeni paradigma; yaratıcı, eleştirel, insani değerleri yücelten ve ele aldığı sistemle ilgili konuları dogmalar ötesi bir yerden özgürlüklerle gerekçelendiren dinamik bir paradigmadır. Toplumu geleceğe, yeni paradigma taşıyacaktır.

Alev Alatlı / 'İçerden Mırıldanmalar'

(ZAMAN gazetesinin, "Okurumuz buna hazır değil" gerekçesiyle yayımlamadığı 15 Şubat 2008 tarihli yazısı)


Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar... hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır... Türban öyle değil. Çünkü, türban, islami tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilanı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dün (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde... haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.

Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir... Hiç bir ideolojinin ya da toplumsal kurgunun ya da inancın selameti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflah olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. "Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar" olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.

Hint'in kutsal metinlerinde "doğuştan düşüncesiz ve hilekardır" kadın... Budha, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, "Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun"... Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir... Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir... Islam'da, "Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum" mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed'e ait olduğu bildirilir. "Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru" mealindeki duanın varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir... Öte yandan, 1900'lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. "Yeni kadın" erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir iç dünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır.

Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler... Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür... Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi...

Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil... Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.

Türk toplumunun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayrımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yünetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.

Bana sorarsanız, türban sorunu iş bu "kadının kadına ihaneti" olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkarda , konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil.

Son çağda türban, faiz ve kadının kurtuluşu

Günümüz hakkında yapılmış en eski yazılı kehanet, dördüncü yüzyılda Hindistan'daki Maurya hanedanlığı zamanında yazıya geçirilmiş Vişnu-Purana'dır. Harzemli büyük alim El Biruni, Selçukluların Horasana girdiği 1030 yılında bu kehaneti de içeren 18 Purananın tam bir listesini Müslümanlar için yazmıştır.
Kehanete göre, yaşadığımız çağ şöyle bir görünüm arzedecektir: 'Maddecilik sürekli artacaktır. Herşey madde üzerinden değerlendirilecektir. Köleler ve sınıfsızların hükmedeceği bir çağ olacaktır ve onların açgözlülüğü çağa damgasını vuracaktır. Para sahibi olanlar ve halka en çok para dağıtanlar başa getirilecek, insanlara onlar hükmedeceklerdir. Tek başına para, saygınlık için yeterli olacaktır ve onun nasıl elde edildiği sorgulanmayacaktır. İnsanlar, sadece gelecek korkuları nedeniyle, yalnız dış görünüme odaklanmış bir dindarlığı muhafaza edeceklerdir.'
Vişnu-Purana'nın günümüz insanı hakkında yaptığı bu yerinde tesbitler bir yana, daha sonra ortaya çıkmış dinler ve elbette son din İslam da, çağını ilgilendiren en önemli başat konuların neler olacağına işaret etmiştir. Bu konular, dinlerin ortaya çıktığı dönemlere göre farklılık gösterir. Ama hiçbir zaman dış görünüm/tesettür, inancın sembolü olmak anlamında asıl konu olmamıştır. Kaldı ki, onüçüncü yüzyıldan sonra Anadolu'nun her köşesinde anadan üryan Kalender dervişleri bile, hiçbir cinsel takıntısı olmayan nefsine hakim dindar halkın arasında sorunsuzca gezebilmişlerdir. Nasrettin Hocanın çoğunluğu abartılı cinsel öğeler taşıyan orijinal fıkraları da halkın cinsel komplekssizliğinin kanıtıdır.

Küresel ısınma ve Dolar krizi gibi varoluşsal sorunların kapıyı çaldığı bir dönemde, türban gibi dış görünümle ilgili bir sembolü, ülkenin ana gündemi haline getirmek, Vişnu-Purana'da sözü edilen son çağ bozulmalarının son maddesine Türkiye'den verilebilecek en somut örneklerden biri olabilir. Geleceğin (dışa değil içe odaklı) insani/kutsal/kalitatif değerlerine uygun bir yaklaşım tarzı ise, herhalde daha farklı bir yaklaşım tarzı gerektirirdi ve örneğin şöyle öğeler içerirdi: (Anadolu'ya yabancı, Mısır/Irak usulü) Türbanı, sonradan kapitalistleşmeye özgü, din vurgulu 'seksist modern kültürel kimlik' olmaktan çıkarmak. Müziği/dansı asla dışlamayan Anadolu kültürüne entegre olmasını teşvik etmek. Anadolu'nun kadınlı-erkekli sosyal hayatına (ve eğlence kültürüne) uygun bir değişim geçirmesine önderlik etmek.

Burada es geçilen diğer bir konu da şu: Böyle kritik bir dönemde, hem de halkı kamplaştırmak pahasına, ülkeyi tesettür konusuna kitlerseniz, hatta konuyu anayasalara kadar taşırsanız -çıplak kadın görmek bir yana- tesettürsüz kadın gördüğünüzde neler düşündüğünüzü herkes merak eder. Ve bunu en çok da kadınlar merak eder. Neo-liberal sistemin herşeyi parasal/sayısal “değerler”e indirgemeye çalıştığı ve bunda büyük ölçüde başarılı olduğu günümüzde tesettür, dinsel bir simge olmaktan çok, varoşların/taşranın sonradan modernleşmesinin ve kapitalistleşmesinin bir simgesidir. Dinsel/şekşlsel simgeliği ise onun çok arkasından gelir. Tarifi yasalara bile geçirilmeye çalışılan 'türban'da bu kadar ısrar etmek, kültürel kimlikçilikte ısrar etmek anlamına gelir ve tipik bir neo-liberal kapitalizm semptomudur. Sadece bu noktadan yola çıkarak bile, kadının özgürlüğüyle bir ilgisi olamayacağını söyleyebiliriz.

Günümüz şartlarında, mutlaka sahici ve samimi bir dinsel simge seçilecek olsaydı, bu simge 'türban' değil 'faiz'le ilgili olmalıydı. Çünkü faiz, hem İslam'ın özellikle -diğer bütün kutsal kitaplardan çok daha yoğun ve kesin bir şekilde- haram ve cehennemlik saydığı birkaç şeyden biridir, hem de günümüz dünyasının acilen çözülmediği takdirde dünyayı falakete sürükleyebilecek temel sorunlardan biridir. Dünya ekonomisini çökerterek insanlığı bir kaosa sürükleyebilecek kadar büyük bir tehlike arzeden Dolar krizinin -özünde- bir faiz sorunu olduğunu herkes bilmektedir. Son din İslam'ın büyüklüğü, Kur'an'da bu konuyu hem de birkaç yerde birden işleyip, son çağın insanlarını uyarmış olmasından gelmektedir.

Kutsal Kur'an'ın Bakara Suresinde şöyle yazmaktadır: 'Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alış veriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de o öğüte uyarak faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedi kalacaklardır. Allah faizi yok ede(cekti)r.'

İçinde yaşadığımız çağda, kutsal konuları bile seksist sembollerle kadının giyimi üzerinden konuşup tarif etmeye kalkanlar, -başta böyle şekilsel tesettür formlarını savunan erkekler olmak koşuluyla- kadını artık rahat bırakmalıdırlar. Kadının (ve tabii kendinin) nefsine bu kadar güvensiz erkekler zayıftırlar ve gelecekle ilgileri olamaz. Çünkü gelecek, müziksiz/danssız kadınlı-erkekli sosyal hayatsız/eğlencesiz bir erkekegemen dünya olmayacaktır. Kadının kendi aklı/nefsi/kalbi ve inceliği vardır ve son çağda din adına hiçkimse ona karışamaz. O ne olacağına, ne yapacağına, nasıl inanacağına kendi karar verir, ve bunun sorumluluğunu da kendisi üslenir. Ayrıca sanki büyük bir nimetmiş gibi “kadına özgürlük” adına onun tek tip tesettüre girmesi “özgürlüğü” savunulamaz. Bu dünyanın en mazlum olanları önce kadınlar olduğu unutulmamalıdır. Zayıf erkeklerin dini/laikliği/vs. bahane eden baskısından kurtulacaklardır.

Bütün astronomların hemfikir olduğu üzere dünyanın en iyi takvim sistemine sahip Maya'ların hesaplarına göre, Yeni Dünya Düzeni'nin son evresi, 21 Aralık 2012'de sona erecektir. Maya'ların hesabına göre ondan sonraki çağın ilk günü, 23 Aralık 2012'dir. Bitiş ve başlangıcı içeren o üç günde ve sonrasında neler olacağı konusunda, birçok kültürdeki kehanetler ve alimlerin tahminleri, kısa bir yorumu mümkün kılmıyor. Ama Maya'ların İspanyolların esaretine girmelerinden sonra Latince alfabe kullanarak kayda geçirilen Popoh Vuh yazıtlarında, en son dönemin, 11 Haziran 1991 (ve sonra 11 Ağustos 1999'daki) güneş tutulmasıyla başlayacağı işaretlenmiş. Son çağın son evresinde, dünyanın hızla ısınacağı da özellikle belirtiliyor.

Vişnu-Purana'da bu dönemle ilgili kesin tarihler bulunmamakla birlikte, son dönemde dinsel dış şekilciliğin anlamsızlığını anlatan şöyle bir söz yeralır: 'Herşey Tanrı'da varolur, herşey Tanrı'dandır. Evreni Tanrı yaratmıştır ve tanrısal olmayan hiçbirşey yoktur. Onun için: samimi inancın hiçbir şekli yanlış değildir.'

Dinsel sembol seçerken de, özgürlükten bahsederken de samimi olmak gerekiyor. Bu, şimdi çok önemli.

Joschka Fischer / 'Yeni Bir Düzenin Başlangıcı'

Yeni yıla girerken, geçmiş 2007 yılının siyasi olaylarına bir göz atmak adettendir. Ama 2007 yılı için, günlük olayların kronolojik sıralamasından ziyade, uluslararası politikanın ve ekonominin derin yapısal değişikliklerini anlamaya çalışan daha farklı bir değerlendirme yapılmak zorunda.

Bu açıdan bakıldığında 2007 yılı oldukça verimli geçti. Zirâ, bu yıl içindeki yapısal değişiklikler, uluslararası gelişmelerin derin katmanlarından yüzeye çıktılar ve günlük politikayı gözle görünür şekilde biçimlendirdiler. Böylece, yeni bir dünya düzeni (yoksa düzensizliği mi demeli?) gözle görünür hale geldi ve siyaseti tanzim etmek konusunda ısrarcı oldu.

Eski dünya düzeninde geçerli olan formül, globalleşmenin Batı'nın avantajına olduğu ve dünyanın geri kalanından ileride olan konumunu daha da güçlendireceği şeklindeydi. İnsanlığın yüzde yirmisi (özellikle Batı'da ve Japonya'da yaşayanlar), tüketim kapitalizminin nimetlerinden yararlanırken, yüzde sekseni onlardan yararlanamamaktaydılar.

Yetmişli yılların bu formülü hanidir geçerliliğini yitirmiş bulunuyor. Soğuk Savaş'ın iki kutuplu dünyası artık ortadan kalkmıştır. Amerika'nın tek kutuplu küresel hakimiyeti hayali de 1989'dan 2005 yılına kadar, Irak savaşı hezimetiyle, muazzam boyutlardaki bütçe açığıyla, Dolar'ın değer kaybetmesiyle, gayrımenkul ve bankacılık krizleriyle uçup gitti.

Yeni-muhafazakar çevrelerde bile, bir Amerikan İmparatorluğunun gerçek bir seçenek olmadığı, çünkü, günümüzün bu en güçlü ve zengin ülkesinin küresel büyüklüğünün ve gücünün de buna yetmeyeceği fikri ağırlık kazanmaktadır.

Onun yerine giderek daha belirginleştiği üzere, ekonomik ve siyasi güç ekseninin Batıdan Doğuya kaymakta olduğu günden güne daha da netleşmektedir. Birkaç örnek mi? Bugün, Kore yarımadasındaki nükleer sorun, Çin'in aktif katılımı olmadan çözülemiyor (daha Başkan Clinton zamanında durum tamamiyle farklıydı). Bugün Çin, Afrika'da, ekonomik ve siyasi bakımdan dominant güç. Ve artık yadsınamayacak ölçüde Batı'ya alternatif. Bu durumda Sudan'daki Darfur sorunu, Sudan'ın petrol endüstrisine en önemli yatırımları yapan Çin ve Hindistan'sız çözülemiyor.

Hindistan, sadece (Hint) yarı-kıtasında değil, giderek Afganistan'da, İran'da, Orta Asya'da ve yarın öbürgün İran Körfezi'nde yadsınamayacak bir güç haline geldi ve pek uzak olmayan bir gelecekte başat siyasi oyuncu olacak.

Enerji ve hammadde pazarları da aynı şekilde Batı'dan Doğu'ya kayıyor ve sürekli yükselen fiyatlar da bu değişimin sinyalini veriyor. Almanya, gelecek yıl (2008'de ç.n.) veya ondan sonraki yıl, küresel bazda bir numaralı ihracat gücü/ülkesi olma pozisyonunu yitirecek. Ekonomik bakımdan Çin, Amerika'nın en büyük alacaklısı olan Japonya'yı geride bırakıyor. Aynı zamanda Amerikan pazarı, Çin'in büyümesi için tayin edici motor.

Onbeş yıl önce birisi, kapitalist süpergüç ABD ile Çin'in komünist önderliğinin bu karşılıklı bağımlılığı kehanetinde bulunsaydı, ona sadece gülünürdü. Ama bu bağımlılık bugün gerçek oldu. Artık kimse gülmüyor.

İklimlerin korunması konusundaki tartışmalar da, küreselleşen dünyadaki bu yeni bağımlılıkları görünür kıldı. Yedi milyara yakın insanın küresel büyümesi, dünyanın ekolojik/çevresel sisteminin kapasitesini aşma tehdidi içeriyor. Devletlerin çoğunluğunu, aktif bir 'iklimleri koruma politikası' konusunda ikna etmek mümkün olmazsa ve onların aktif katılımı için yollar bulunmazsa; bu tehdit karşısında askeri ve ekonomik gücün hiçbir kıymeti olmaz. Ama bu, işbirliği yaparak çıkarların karşılıklı eşitlenmesini kaçınılmaz kılacaktır.

Bu başarılamazsa, sonuçları ağır bir şekilde hissedilecek. Zenginler ve güçlüler kendilerine belli bir korunma süresi satın alabilirler, ama kısa süre içinde küresel iklim değişikliklerinin etkileri herkesi vuracaktır.

Ve terörizmin kaydettiği gelişme de gösteriyor ki, küreselleşmiş bir dünyada artık “herkesten uzakta” olunamıyor. 21'inci yüzyılda güvenlik, daha önceki çağlardan daha farklı tanımlanacak. Bundan böyle güvenlik, eskisinden çok daha fazla bir şekilde; gelişmişlikle, hukukun üstünlüğüyle, insan haklarına uymaya dikkat etmeyle, işleyen ekonomi ve devlet kurumlarıyla, özgürlükle ve güçlü bir sivil toplumlarla bağlantılı olacak. Başarı sağlanmak isteniyorsa, üstünlük sağlamak yerine işbirliği yapmak, giderek güvenlik politikasının temel prensibi olmak zorunda kalacaktır.

Gerçi bugün devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde güvenlik, esas itibarıyla hala devletlerin çıkarları ve güçleri temelinde tanımlanıyor ama 'tek kutuplu dönem'in ardından 'güçler dengesi', günümüzde yeniden büyük önem kazandı. Bu prensip gene de tükenmiştir ve 21'inci yüzyılın sorunlarının çözümü ve karşılıklı küresel bağımlılıklar konusunda işe yaramamaktadır. Bush hükümeti yönetimindeki ABD, bu prensibi ibretlik bir şekilde uygulayıp, kendi çıkarlarını izlerek, onun nahoş sonuçlarını göstermiştir. Bu çelişki, Uluslar arası sistemin ve kurumlarının bugünkü zayıflığının baş nedenidir.

Britanyalı eski başbakan Palmerston'ın; devletlerin kalıcı dostları veya düşmanları değil, ama kalıcı çıkarları olduğunu söyleyen cümlesi, küreselleşme şartları altında yeterli olamıyor işte. Bu cümle, devletlerin kalıcı ortak çıkarlarının olduğu gerçeğiyle örtülüyor. Demek ki her ülkenin ulusal çıkarları, sadece diğerleriyle bağımlılık ilişkisi dahilinde ve diğerleriyle anlaşarak kollanabilir.

Böylece, klasik 'ulusal egemenlik' kavramı da, objektif olarak işbirliğini zorunlu kılan uluslarötesi bir boyuta taşınmış oluyor. Günümüzde oluşmakta olan bu yeni temel prensip üzerinde yeni bir uluslararası düzen oluşacaktır.

Bu nesnel değişimlerin uluslararası sistemde öznel ve kurumsal açıdan benimsenmesinin ne kadar süreceği, bunun için ne kadar krize -hatta felakete- ihtiyacı olacağı önceden tahmin edilemez. Sadece, edinilen tecrübelerin izinden gidilebilir.

Eski Avrupa, I. Dünya Savaşı'nın ilk kurşunlarıyla yıkıldıktan sonra, 1989'a, hatta tam olarak 1999'a, Kosova savaşının sonuna, Avrupa'da -Belarus dışında- kalıcı barış kuruluncaya kadar, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve özgürlüklerin kendinilerini kabul ettirmeleri beklendi. Ama bunun için Avrupalılar 20'inci yüzyılda nasıl da korkunç bir bedel ödediler! İnsanların, devletlerin ve toplumların gördükleri zararlarla akıllandıkları pek görülmese de 21'inci yüzyılın bir önceki yüzyıla göre daha akıllı çıkacağını umuyoruz.

Joschka Fischer, 68'li gençlik önderi. Almanya'nın eski dışişleri bakanı (1998-2005)

Almanya'da yayımlanan Die Zeit gazetesinden çeviren, Ali Caydı