Kasımdaki Ekim 1917 devrimi örneği ve Gezi isyanı

Lisedeyken Ekim devrimini Çin devrimini falan merak eder, Dünyayı yerinden oynatıp eksenini kaydıran cinsinden günler ve haftaların nasıl şeyler olabileceğini hayal ederdim. Daha sonra filmler de gördüm o devrim günleri hakkında, ama ne kadar iyi çekilmiş olursa olsun, yaşamadan asla bilemezsiniz. Gezi'yi yaşadığımızdan beri bu günleri daha iyi anlıyorum, zira milyonların sokağa inmesi, ne 1978'de ilk kez şahit olduğum büyük öğrenci yürüyüşlerine benziyordu ne de öncesindeki 1 Mayıs katliamına. 15-16 Haziran işçi hareketleri falan da çok daha küçük boyutlu hareketler olmalıydı. Kuşkusuz hepsi çok önemliydi ama bunları birer devrim sayamayız. İşte bu vesileyle, o büyük Ekim devriminin nasıl bir şey olduğunu kısaca anlatmaya karar verdim...
    Jülyen takvimi kullanan Çarlık Rusyasında, bu takvime göre 25 Ekim 1917 (yani bugün kullandığımız Gregoryen takvimine göre 7 Kasım) gününün ilk saatlerinde saat iki gibi -bir Çarşamba günü- silahlı milisler, Rusya'nın başkenti Petrograd'ın stratejik bakımdan önemli noktalarını işgal etmeye başladılar. Neva nehri üzerindeki beş köprüyü de ele geçirdiler, sonra tren garını, posta merkezini, telgraf dairesini, devlet bankasını...
    Kulağa hiç de yabancı gelmiyor değil mi?
    Neva nehri üzerindeki Aurora zırhlı gemisi de toplarını Hükümet binası Kışlık Saray'a çevirmişti. Şekilde görüldüğü gibi çok net bir darbe girişimi. Başbakan Alexander Kerenski son anda kaçıp canını kurtarmayı başardı. Darbeciler Türkiye'dekilerin yapmadığını yapıp bütün Hükümet üyelerini tutukladılar.
    Daha o gece her yere, "Devlet gücü artık Petrograd'lı işçi ve asker Sovyetlerin eline geçmiştir" diye afişler yapıştırıldı, eh televizyon henüz icad edilmediğinden darbe bildirisi de okunamıyordu.
    Sabah oldu, olay pek kimsenin umurunda olmadı, herkes işinde gücündeydi. Çok büyük bir harekat değildi, olay sırasında sadece altı kişi yaşamını yitirdi.
    Darbenin örgütleyicisi 47 yaşındaki Lenin, saklandığı Finlandiya'dan daha birkaç gün önce gelmiş, tanınmamak için sakallarını kesmiş, neredeyse tamamen kel olan başına bir peruk takmıştı. Darbenin başarıya ulaştığı anlaşılınca, Hükümet binasına giderken en yakın arkadaşı Leo Troçki'ye, "Sürekli kovalandığımız illegaliteden gelip iktidarı devralmak hiç de sevimli değil" gibi bir söz etti ve Troçki'ye Almanca, "İnsanın başını döndürüyor" dedi.
    Troçki'nin daha sonra yazdığı üzere Lenin bu önemli an için sadece bu özel Almanca cümleyi sarfetmiştir. Bir süre İsviçre'de yaşayan Lenin, Troçki gibi Almanca biliyordu. Sonra iki kafadar günlük programlarına daldılar ve Rusya'nın yeni doğmuş parlamenter sistemi o gün sona erdi. Ekim Devrimi hakkında yerinden yazdığı yazılar ve kitaplarla ünlenen Amerikalı gazeteci John Reed, olayla ilgili fikirlerini sorduğu Ruslardan hep şu yanıtı alıyordu: "Bir hafta dayansınlar, ondan sonra konuşuruz." Olayı Ruslar önce ciddiye almamış görünüyorlardı, bir süre sonra darbecilerin mecburen çekileceğini, ülkeyi yönetemeyeceklerini sanıyorlardı, ama Sovyet rejimi 1991 yılına kadar sürdü. Ekim Devrimi böyle bir şeydi.
    Büyük devrimler, daha sonra istedikleri kadar şişrilip abartılsınlar, pek anlatıldıkları gibi olmuyorlar, ama Dünyayı değiştiriyorlar. Zaten önemli olan da bu işlevleri.
    Gezi isyanı bir iktidar değişimiyle sonuçlanmadı. Buna karşın yeni bir ruh yarattı ve 1990'lılar kuşağının ortaya çıkmasını sağladı, tıpkı 1968 hareketinin yepyeni bir gençlik ve kültür akımına can vermesi gibi. 1968'liler sayısız örgüt, dernek, parti kurdular ve hakim sistem bunlarla çeşitli biçimde mücadele etti, Türkiye gibi ülkelerde acımasızca ezildiler, ama etkileri o zamandan bu güne sürüyor. Denizlerin Mahirlerin prestijine ne Demirel ne de sonrasındaki "böyyük" politikacılar sahip olabildi. 1968 sonrasında doğan ve Sovyet tipi "profesyonel" Komünistlerden farklı Yeni Sol, cebir ve şiddetle yokedildiği halde, Türkiye'nin düşünce ve sanat dünyasını şekillendirdi, bugün de etkisini çeşitli şekillerde sürdürüyor. Gezi isyanında kendinin bilincine varan 1990'lılar da çok ilginç sivri bir mizahla ve kısacık bir zaman aralığında (İslamcılığın 60 yıldır yapamadığını yaparak) kendi sanatlarını ürettiler, Dünya da onları heyecanla izledi. Şimdi geriye bir şey kalmadığını sanmayın, o insanlar bugün de aramızda, bazıları hâlâ "çapulcu" rozeti taşıyor -bugün birini gördüm, minik kızıyla sokakta yürüyordu... Onlar kendilerinin bilincindeler ve hiçbir şey unutulmadı. Gezi ruhunu sahiplenen kültür ve sanat, fikir ve politika, Türkiye'nin 21'inci yüzyılını belirleyecek. Türkiye'nin devrimi de tıpkı Ekim Devrimi gibi "Oradan bir şey çıkmaz" diyenlerin gözleri önünde kendine özgü şekillenecek. Bir gün Türkiye'yi yönetecek olan Başbakan (veya adı o zaman ne olacaksa o titri taşıyan kişi), "AKM'nin önünde polis saldırınca biz Kazancı yokuşuna kaçtık, sonra arka sokaklardan İstiklal'e inip yeni yürüyüş kolu oluşturduk" diye konuşunca herkes kulak kesilecek ve kendilerinin veya yakınlarının Gezi isyanı sırasında ne yaptıklarını anlatacak.

En kısa haliyle Marx'ın kriz teorisi

1. Türkiye'ye geldiğimde en dikkatimi çeken konu, Solcu/Marksist "namlı" tonla entelin "Kapitalizm"in adını bile ağızlarına almamalarıydı.

2. Radikal'de çıkan ilk yazım bu konudaydı...
Türkiye'de liberattırmatik Sol enteller Marx'ı, kapitalizmi konuşmuyordu, -Alaton konuşuyordu!

3. 2008 krizi geldi, Avrupalı bankerler bile "Kapitalizmin krizi"ni tartıştılar, hatta Marx moda oldu, köşeli Sol Türk enteli gene ilgisizdi.

4. Günün baş sorunu sistem krizini biçok ünlü ekonomist (ABD'nin eski maliye bakanı Lawrence Summers bile) Marx'ın kriz teorisiyle açıklıyor.

5. Marx, kriz teorisini, "Kapital"in 3. Cildinde anlatır ve kapitalizmin çok uzun bir zaman dilimindeki gelişimini görebildiğinden önemlidir.

6. Mümkün olan en kısa haliyle, Marx'ın kriz teorisi, zaman içinde yatırımlardan giderek daha az kâr/kazanç elde edileceğini anlatır.

7. Ekonominin gelişimi içinde yapılan büyük yatırımlar gittikçe daha az kâr getirir, çünkü Kapital, çalışanların sayısından daha hızlı artar.

8. Yani, çalışanlarla kıyaslayacak olursak:
Her işçi başına kazanılan/biriktirilen kapital, her işçinin kazandığından çok daha fazladır.

9. Temel kriz momenti (bugün önemli ekonomistlerin savunduğu haliyle) Kapital müthiş artarken, çalışanların elindeki paranın azalmasıdır.

10. Konunun püf noktası şu:
Kapital artışı patlarken, bu arada üretilen ürünleri alacak para -yani çalışanların parası- azalmış oluyor.

11. Böylece firmalar, o azalmakta olan tüketici parasını çekebilmek için daha sofistike ürün, daha büyük yatırım mecburiyetine mahkum oluyor.

12. Marx'ın daha 19'uncu yüzyıl ortasından bugünü gördüğü nokta şu:
Biryerden sonra, üretime yatırım yapmak anlamsızlaşıyor zira kâr çok az.

13. Marx kriz teorisinde, kapitalistlerin bir yerden sonra (üretim adına) yatırım yapmayacaklarını, yatırımları boykot edeceklerini söyler.

14. Tabii bunun sonu -önce- üretimi falan bırakıp paraya para kazandırma spekülasyonculuğu, havacıva "ökönomisi"dir. Devamı Domino tipi Kriz.

15. Sistem kar marjını yükseltebilmek için devasa akıl-fikir gücünü harekete geçirip öyle yatırımlar yapmalı ki, buna deysin. E "deymiyor!"

16. Konuyu daha konuşacağız elbette. Ama "Üretim şart" deyip duran kellifelli Politika/Ökönomi esnafının bu teoriyi hiç duymadığı kesin!..

@selcuksalih

Yuval Hariri'nin "Gereksizler sınıfı" terimi ve Amerika'yı yeniden keşfetmek

Amerika'nın keşfine Osmanlı devri vekil vükelasının bunca bigane kalması hâlâ ilgimi çeker. Bu ilgisizliğin ne kadar derin olduğunu Cem Yılmaz'ın teatral kovboy filminden de görebilirsiniz. Osmanlı şeysi Sultan Bey, aynı dil ailesinden geldiği Japonya'yı bile anca 19'uncu yüzyılın son çıkışının eşiğinde keşfetmiş. O da bir şey mi, Osmanlı'nın kendi ülkesine dahil Yemen'i bile merak etmediğini İlber Hoca'dan dinlemiş ve hayretten yamulmuştum. Evet çok övünülen Osmanlı, kahvesini içip denize bakan, ama o denizde yüzmeyi ve plaj kültürünü Batılıdan öğrenen elit bir ümmet. Kuşkusuz çok orijinal yanları var ve özgünlüğüyle bir kültür ve uygarlığı da temsil ediyor, ama o uygarlığa "merak" pek dahil değil malesef. Çin'li amiral Cheng Ho hazine gemileriyle Afrika'dan Beijing'e zürafa getirmiş, meraktan Güney Amerika kıyılarını dolaştıklarını anlatan bir kitap okumuştum. Kolomb'un Hindistan'ı ve Çin'i ararken Amerika'yı bulup oranın yerlilerine "Hintli" adını taktığında Çinliler Amerikayı en az bir elli yıl önce keşfetmişlerdi, hatta çok daha önceki, Milattan öncesine uzanan Daoist eserlerde okyanusun ötesindeki büyük kıtadan bahsedilir, tabii Amerigo Vespucci gibi bir İtalyan'ın adını vermemişler bu kıtaya, sadece "Fusang" demişler.
    Türkler, Amerika'yı yeniden keşfetme adetini Batı'dan öğrenmiş olmalılar. Eskiden olay, "Atını seven kovboy" adlı beşinci sınıf taklit kovboy filmleri boyutundaydı, şimdi konular oldukça inceldi, Davos'da çatallarla bıçakların yerlerini değiştirmek gibi "büyük" yeniliklerin Türk basınında Hürriyet'de kendine yer bulmasından söz etmiyorum, fikirlerden bahsediyorum. Mesela Yuval Norah Hariri furyası...
    İnsanın geçmişi ve geleceği ile ilgili kafa yoranların çeviri kitaplarının Türkiye'de yüz bin gibi bir tiraj yakalaması harika bir şeydir. Türkiye yanıp bitip kül olurken, gün aşırı bombalar patlar, İslamcılık çeğrek yüzyıldır ülkeyi yönetirken, sanatına bunlardan hiçbirini bulaştırmayan ve aşktan başka birşey yazamayan teflon Türk yazarlarının durumundan çok daha saygın bir şey böyle kitaplar yazmak ve onların çevirilerinin burada bu kadar popüler olması.
    Yuval Norah Hariri, Dünyanın altüstoluş çağında tarihi yeniden -başka perspektiften- okumak furyasının genç popüler simalarından biri, malesef kitaplarını okumaya henüz zamanım olmadı ama bir noktaya takıldım ve yazının konusu da bu, zira kullandığı terimi biryerlerden tanıyorum: "Gereksizler sınıfı"...
    Fikirleri alıp tepe tepe kullanmak, hatta başkasının fikirleriyle kariyer yapmak falan gibi şeyleri Türkiye Cumhuriyeti'nde göre göre alışayazmış biri olarak, bazen bu "alışkanlığın" sınırlarının zorlandığı anlar oluyor -şimdi öyle bir an!..
    Hariri önce Hürriyet'in bütün sayfalarını doldurmuştu eh hadi ses çıkarmadık, böyle konuların Türkiye'de konuşulmasına sevindik, e ama Mehveş Evin'le yaptığı söyleşisinde "Gereksizler sınıfı"nı pek bi sahiplenmiş! Memleketemin Amerika'yı her gün keşfeden ahalisi yazsaydı gene sesimi çıkarmazdım ama "Gereksizler sınıfı", bizzat tanıdığım birinin ürettiği ve devasa bir teorinin de parçası olan bir terimdir. Yani geçen yıl Hariri'nin "aklına gelmiş" olan şey, yeni kapitalizm eleştirisinin bir parçasıdır (Hariri de terimi aynen aslı gibi sistemsel boyutuyla kullanıyor -ve tabii önüne arkasına değinmiyor). Robert Kurz, sevgili Norbert ve "Fritz"in 1999'da yazdıkları ve çok sayıda dile çevrilen "Çalışmaya karşı manifesto"da anlatılan, sonra ünlü Amerikalı postmarksist Moishe Postone'nin de değindiği bir konudur bu. Adını andığım bu düşünürler ile yapılmış söyleşileri bu blogda okuyabilirsiniz. Ben de konu hakkında 2009'da ilk yazımı yazmışım ve daha geçen gün yeniden paylaştığım 2012 tarihli "Marx'dan geriye kalan" yazımda değinmişim. Harari bu konuyu kendi fikriymiş gibi anlatmasaydı, bu yazıyı yazmayacaktım, Türk gazetecilerin Google'a bakmadan böyle konuları "A bak ne buldum!" diye sunmalarına da ses çıkarmayacaktım. Amerika'yı biraz geç keşfetmişler, e olsun! Ama Amerika'yı yeniden keşfedenlere İsrailliler falan da dahil olunca olay biraz büyüdü. (Teorinin asıl sahiplerini bizzat tanımasam...)
    Kıssadan hisse şu: Sadece ikincil kaynaklara (Sekundärliteratur / secondary literature) dayanarak tavşanın suyunun suyuyla yetinmek yerine birincil kaynakları (Primärliteratur) esas almayı önemsemek hem bilim hem düşünce ahlakıyla hem de Google ile ilgili bir konudur. Eh gazetecilik de eskisi kadar kolay bir meslek değil artık maalmemnuniye!
    Türklerin aşağılık kompleksini aşmakta olduğu zaman diliminde en önemli konulardan biri de, şu "Amerikayı her gün yeniden keşfetmek" meselesi. Osmanlı devri sona erdi... Bunu İslamcı vasatizmi belki anlayamadan tarih olacak ama Amerika'yı sadece Türklerin yeniden keşfetmediğini, Kolomb'un da o "kaşif"lerden biri olduğunu bilirsek, önümüze çıkan her ikincil kaynağı gereğinden fazla büyütmeyiz ve orijinal olmanın koşullarından birini de yerine getirmiş oluruz. Zira bu diyarda yaşayanların başka diyarların insanlarından eksiği yok. Bunun bilincinde olmanın bazı koşulları var. Eh o koşulları yerine getirmemek için de bir neden yok.

Bir Rus-Çin çatışmasına doğru mu?

Biliyorum bunu yadırgadınız...
    Rusya'yla Çin ortak değil mi, Şanghay İşbirliği Örgütü falan?!..
    Türkiye'de "ittifaklar" dendi mi herkesin garip bir "Kankalık" beklentisi var. Yani devletler arasında ortaklık kurulunca "kimse kimsenin karısına kızına bakmayacak" gibi emosyonal denklemler kuruluyor ve bu denklemler beklendiği gibi çıkmayınca anlaşmak zorlaşıyor, herkes kızıp öfkeleniyor.
    Dün yabancı bir dostumla sohbet esnasında hatırlayıverdiğim ve vahametini bilmediğim, yeni uyandığım bir durumdan bahsedeyim: Çin-Rus çatışması olasılığı...
    İlk Çin-Rus çatışması, Stalinist Rus Aparatçiklerin Çin Komünist Partisi'ni (ÇKP) zorla Milliyetçi Çin Partisi Guomintang'ın kuyruğuna takmaya çalıştıklarında filizlenmiş bir şey. Komintern'in Japon yayılmacılığına karşı Guomintang'ı destekleyip silahlandırdığı ve bir avuç Çinli Komünisti de Guomintang'la ittifaka zorladığı dönem. Mao henüz zayıf ÇKP'nin güçlü adamı olmamıştı. Çinliler Sovyetler Birliğinin buyurgan Komünist Partisi SBKP'yle ipleri, Kruşçev'in Stalinistleri tasfiyesiyle birlikte koparmışlardı. Mao Zedong SSCB'yi "Sosyal Emperyalist" ilan etti, Amerikalılarla görüştü, ama aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Sovyetler Birliği dağıldı, Çin Deng Xiaoping önderliğinde devlet neoliberalizmini keşfetti, yeni ittifaklar kuruldu. Ama bir şey son bin yıldır değişmedi: Çin'in nüfusu sürekli artıyor ve daha fazla toprağa ihtiyaç duyuyor.
    Çin çokuluslu/çokkültürlü bir ülke, içinde bir çok özerk bölge var ve asıl Çin bu topraklar içinde nisbeten küçük bir alan. Çin bir yandan muazzam zenginleşiyor, bir yandan hâlâ bir üçüncü Dünya ülkesi görünümünde. Çinliler damaklarına düşkün bir halk. Çin için zenginleşmek demek, önce gastronomi demek ve bu konu Çin'in genişleme arzularıyla da uyumlu.
    Çin, Rusya ile yeni yakınlaşmalarını da kullanarak Rusya'nın Doğu Sibirya'daki eyaleti Transsibirya'da hemen Çin sınırında 115.000 dönümlük bir araziyi 49 yıllığına kiraladı. Önce ormanlar derken bin kilometrekarelik bir alanın Çinliler tarafından kullanılması konuşuluyor. Burada yaşayan Ruslarda şafak atmış görünüyor, zira Transbaikal'ın nüfusu 4.5 milyon, ama sınırın öbüt tarafındaki Çin eyaleti Mançurya'da 65 milyon insan yaşıyor ve bu eyalet Çin'in nüfus yoğunluğu nisbeten düşük yerlerinden biri. 49 yıl boyunca Çin'in kullanacağı bölgenin nüfusu Rusların nüfusunu aşıp bir referandumla Çin'e bağlanırsa ne olacak? Rusya burası için Çin'le savaşacak mı? Böyle bir ihtimal şimdi komik geliyor, ama hiç de öyle değil. Yabancı dostum Rusya'nın Çin'e karşı Batılı müttefik aradığından bahsetti. Yani Putin ve Trump yakınlaşması hikaye değil.
    Rusya, birçok bakımdan Çin'e bağımlı ve Çin'in böyle isteklerine kafadan "Hayır" diyemiyor...
    "Eski blok anlayışı bozuluyor" diyoruz da, sadece Batı'da bozulmuyor, Doğu'da da bozuluyor ve Dünya yeni bir "desentral" (çokkutuplu) döneme doğru ilerliyor, öncelikler değişiyor. Petrol bağımlılığının giderek ortadan kalkması, çok daha başka bir siyasi coğrafyanın doğmasını sağlayacak. Çin'in Batı'ya doğru yayılması 751'de bugünkü Kırgızistan'da bulunan Talas nehri kıyısındaki bir savaşla Araplar tarafından durdurulmuştu. Çin, Arap ordularının o gün kazandığı zaferin sonuçlarını bugün zorluyor. Çin'in tarım alanına ihtiyacı var ve ihtiyacı olan toprağı Sibirya'da eninde sonunda alacaktır -belki başka yerlerde de alacaktır. Rusya bunu biliyor ve olabildiğince önlem almaya çalışıyor. Yeni bir Talas savaşı olur mu bilinmez, ama olursa bu kez Çinliler kazanabilir...

Din sonrası neoseküler 'Kutsal'ın izinde

Gerçek dediğin, "Rüya gibi" olmalı, tıpkı İnsanlığın yüzbinlerce yıl boyunca yaşadığı en uzun süreli, hayal ile gerçeğin arasına henüz bir perdenin çekilmediği dönemdeki gibi. Büyük yazar Asturias sayesinde "Büyülü gerçeklik" gibi güzel bir ad taşıyan edebiyat akımında ve ondan esinlenen yazarlarda yaşayan bu anlayışta büyülü bir dünya, ejderler, yüzlerce yıl yaşayan krallar, devler, ve örnek/ibret alınması gereken birçok olay var. Bu çok uzun dönemden sonra gelen dinler devrinde de o eski devirden alınma çok sayıda hikaye var. Kutsiyet ve olağanüstülük, büyü gibi açıklanamayan, şaşırtıcı ve bir o kadar da korkutucu. Çok uzun bir süre varolmuş görünüyor. İnsan sahiden de büyülü bir gerçekte mi yaşadı, yoksa anlattığı kendi masallarına inanmakla mı yetindi? Bugünün modern insanına sorsanız (hatta İslamcının Allah'ına bile sorsanız), söyleyeceği şey "Hepsi hikaye, masallara inanmış garipler" olacaktır büyük bir ihtimalle. Bugünün dünyasından yola çıkıp, genelgeçer fizik kurallarına falan bakıp babalanmak ve eski devrin insanlarına yukarıdan bakmak kolay.
    Eski hayallerin gerçek katsayısı bir yana, dinler devrinin sona erdiğini, günümüzün karmaşık Dünyasını anlamaya hiç bir dinin tek başına yetmediğini, hatta dinler birlikte bir dinler konsorsiyumu kursalar gene de yetmeyeceğini ilk kez yazmıyorum. Dinin günümüz dünyasını açıklamaya yetmemesinin nedeni, insanın son beşyüz yıl içinde yeni bir tekamül aşamasından geçmesiyle ve eski Dünyanın insanına göre çok daha akıllanmasıyla ilgili. Aklın yolu da yazı dilidir kuşkusuz. Yazının beşbin yıl kadar önce Mezopotamya'da ardiye işlerinde, Çin'de de kehanet için ateşe atılan hayvan kürek kemikleri üzerinde kullanılmaya başlanması, yeni bir tür insanın doğumu kadar özel bir tekamül sıçramasını temsil ediyor. Artık herkesin Facebook veya Twitter sayfasının olması, tesbih yerine akıllı telefonunu kurcalaması, internette sürekli birşeyler yazması, kesinlikle istisna bir durum. Böyle bir devir insanlık tarihinde asla varolmamıştı. Günümüzde bildiğiniz okullarda kullanılan ve edinilen bilgi seviyesi, eskinin kelli felli islam alimlerinin veya Lhasa sarayının sarı küllahlı derin keşişlerinin en dahileriyle kıyaslanamayacak kadar yüksek, ama bilgelik seviyesi genelde çok alçak, -yani çok düşük.
    İnsanlığın okuryazar olması, bu sayede muazzam bir tecrübe biriktirip akla seza teknolojiler kullanması, uzaya gitmesi, atsız hızlı arabalar kullanması, kolay kolay ölmemesi, tıbbiye mucizesi vs. Ortaçağın alimleri için kesinlikle sihir, büyü falan sayılırdı. Böylesine köklü bir değişimin "Tanrı" ve "Kutsal" fikirlerini teğet geçmesi mümkün değildi, çünkü kudsiyet, sadece insanın onu algıladığı kadardır/biçimdedir. Kadiri mutlak bir Tanrı şekli, tasavvuru, adı-sanı zaten yoktur. Dao De Ching'de Lao Tzu'nun (kollektifinin) ifadesiyle: "Adlandırılabilen Dao, Dao değildir", sonsuzluğun ve evrenin ruhunun -daha dünün memelisi insan tarafından takılmış- bir adı olamaz. Olsa bile bu evrenin ruhunu pek ilgilendirmez. Tanrı, evrenin ücra bir köşesinde tek bir kum tanesinin üzerinde yaşayan ve kendini bi halt sanan "insan" adlı canlının onu "Allah", veya "Rab" diye adlandırmasıyla neden ilgilensin, o adı neden benimsesin ki?
    Şekilde görüldüğü gibi burada, felsefenin ve inancın kapsama alanına giriyoruz -ki kuşkusuz önemli, ama zorunlu değil. İnsanlık ve hayat, evrende tam bir istisna. Bir bilim adamının deyimiyle, "Hayatın evrende ortaya çıkış ihtimali, bir metal parçalar çöplüğü üzerinde esen tayfunun karıştırdığı parçalardan tesadüfen bir Jumbo Jet ortaya çıkarması ihtimalinden daha düşük" -ama hayat da İnsan da var. Ve kendimize bakarak, çok daha inanılmaz şeylerin de varolabileceğini söyleyebiliriz -neden olmasın, ne de olsa insanız ve her şeyden kendi meşrebimize uygun genellemeler, kurallar, teoriler, hikayeler yumurtlamaya meyilliyiz, İşte buradan, konumuzun en önemli faktörüne geliyoruz: Tesadüfler...
    Tesadüfler, -daha doğrusu nedenini/menşeini/zamanını bilip açıklayamadığımız olaylar, evrenin asıl kıvılcımı, asıl itici gücüdür. Belki daha sonra başka bir yazıda daha geniş değinmek üzere, "Tesadüf diye bir şey yoktur" demekle yetineyim. Bilinemeyen ve öngörülemeyen tesadüfleri anlamlandırmak, -insani bir özellik olarak- tesadüfler arasında bir ilinti hatta bir matris kurmak, onları her ne olursa olsun bir hikayeye monte etmek, dinin ve Tanrı tasavvurunun da kökenidir (Buradan, "Tanrı yok, O sadece bir tasavvur" sonucu çıkmıyor tabii).
    Ölümcül olabilen tesadüflerin sayısını/dozunu azaltmak için kendine korunaklı şehirler kuran insanın, daha öncesine göre daha az dindar olması anlaşılır bir durumdur ve insanın nihayet dinin en zayıf dönemlerinden birini yaşayıp kapitalizm sallanmaya başlayınca dini (bir ideolojik barbarlık formatında) yeniden keşfetmesinin nedeni de alıştığı kapitalizmde bilinmezliklerin ve kötü tesadüflerin artmasıdır. Eh koca bir sistem çatırdıyor ve komplotik teorilerle, Allah'ın inayetiyle kafadan "açıklanabilecek" çok şey var. Mesele açıklamak değil elbette, sadece kendi kendini sakinleştirip tatmin ederek korkusunu başkalarına karşı şiddete dönüştürmek. Buradan çıkaracağım sonuç, insanların "tesadüfler" denen olayı iyice çözdüğüne inandığı bir süreçte Tanrı'dan/Kutsaldan uzaklaşıp şimdi de inanmayı hepten bırakacağı gibi bir şey değil. Bilinmezlikler ve tesadüfler daima olacak, ama belki onların geleceği yer olarak başka yerlere bakılacak. Bilim/Dilim derken kötü tesadüflerin iyice azaldığı ve onlara önemli ölçüde hükmedildiği fikri de sanıldığından çok daha az doğru -hem de ölüme bile çare bulunabileceği konuşulurken.
    Tesadüfler, insanın doğası icabı Tanrı'nın/Kutsalın kapsama alanına girer. Bilim yoluyla tesadüf ihtimallerini "öngörülebilir" bir minimuma indirgemek, bazılarını "rahatlatıyor" olabilir ama herşeyi hesaplıyoruz, her şeyi kategorize ediyor, tanımlıyoruz diye, tesadüflerden kurtulmuş olmuyoruz, sadece bazı tesadüfleri görüş alanımızdan çıkarıyoruz. E başkaları var!
    Bilmem ne deneyi yapıp, "A+B"nin "ABüzittin" demek olacağını "hesaplayarak" sonuç hakkındaki bilinmezlik-sürpriz-tesadüf faktörünü devreden çıkardığını sanan ve rahatlayan bilim erbabı, bu konuları konuşmasının bile süzme bir tesadüf olduğunu hiç düşünmemiş olabilir mi? Bir insanın ortaya çıkabilmesi için bir yumurta ve sperm hücresinin birleşmesi sırasında dörtyüz milyon sperm hücresinden hiç birinin bir diğerine benzemeyen DNA kalitesi taşıdığı gibi bir gerçek tesadüfün ürünü insan. Birkaç salise farkıyla başka bir sperm hücresinin döllediği yumurta hücresinden, bambaşka biri olarak doğabilirdi. Bu kadar da değil. Evet, bilim adamı olacak akıllı çocuğu annesi babası "Hakim olacak" diye büyütmüş de olabilir, ama o çocuğun başına tesadüfen öyle bir olay gelmiştir ki, mesela bir kıza feci halde aşık olmuştur, o kız da hukukçulara kıldır, hakim olacak çocuk fizikçi olmaya karar verir, Einstein da fizikçi üstelik. "Gerçekçi" akrabalarının, "fizikçi olup sen nerede çalışıcan lan ne fiziği?" diye sorup onu hasta etmeleri, yani akraba zehirlenmesi ihtimalini de göze alır o çocuk. Ama derin fizik teorileri sonucu tesadüf faktörünü aştığı için kasım kasım kasılırken, bu Dünyada tesadüfen yaşadığını göremeyebilir. İnsanlık hali!
    Her insan, tesadüfün bizzat kendisidir. Hayatta tesadüfler hâlâ tayin edici rol oynuyorlar ve dinle arası pek iyi olmayanların bu olaylara verdiği isim de ya "tamamen tesadüf, şans işte yahu!" oluyor ya da "kaderim böyleymiş" gibi bir ifade. Kişinin yaşadığı olaya pozitif, (ama daha çok negatif) bir anlam yüklemesidir ve bu anlamda kudsiyete adım atmasıdır. Dürüstlük/etik çerçevesi dahilinde yaşanmış bir tesadüfe yüksek anlam yüklemek, insanın doğasına olan bir şeydir, kudsiyetin doğduğu yerdir ve önce genellikle anlatı-hikaye ve sanatla ifade edilir, oradan bir anlam dünyası yaratılır, zira insan "anlamlı" (anlam üreten) bir canlıdır, bu konuda diğer canlılardan farklıdır. Hayvanların tesadüfleri algılamak konusunda insandan çok daha mahir oldukları kanıtlanmıştır, ama İnsanlar gibi derin bir anlam dünyasına sahip olmadıkları malumdur. Ayrıca "tesadüf" deyip geçemeyiz, konu sadece, arada çıkıntı/istisna durumların yaşanmasından fazlasıdır. Tesadüfler, istisna değil asıl haline de gelebilirler ve tesadüflerden yeni kurallar da doğar ve su kendine yeni bir yol bulur.
    İnsan doğası, tesadüflerde bir anlam, bir matris, bir sıra ve insana ne "söylediği" gibi yanlar arar ve bunları bir hikayeye entegre eder. Kutsal kitaplar, insana ders veren, örnek/ibret hikayeleriyle doludur. Yıllar önce bir Mısırlı'nın, Yahudi/Hristiyan (ve Müslümanların) kutsal kitaplarındaki olayların büyük çoğunluğunun eski Mısır dininden/tarihinden alındığını kanıtlamayı denediği ilginç bir kitap okumuşum. Kitap hâlâ iPad'imde kayıtlı, silmedim. Hiç de öyle reddedilebilecek tezler değildi. Ayrıca birçok konu artık herkesin malumu. Mesela "Amin" sözünün Mısır Tanrısı "Amon"dan, "Rab" sözünün de gene Mısır Tanrısı "Ra"dan geldiğini (bunların 11. Hanedanlık döneminde birleştirilip "Amaon-Ra" halinde ifade edildiğini) kare bilmece çözenler dahil herkes biliyor. Müslümanlıkta namazın, tesbihin, orucun, kurbanın, Kabe'nin vs. İslam öncesi "Cahiliye devri Arap dini"nden alındığını da öğreniyor. Bu öğrenme süreci önümüzdeki dönemde kuşkusuz çok hızlanacaktır, çünkü tamamına yakını okur-yazar olan meraklı Dünya ahalisinin böyle bilgileri internetten öğrenmesi şimdi kolay, ileride inanılamayacak kadar kolay olacak.
    Kutsiyetin, bildiğimiz din konteksinden çıktığı hızlı bir süreç yaşıyoruz ve her çağda olduğu gibi günümüzde de kutsiyet yeni şekiller almaya meyilli, bunu şimdiden görebiliyoruz. İzmir'de gerçek bir kahramanlık sergileyip sahici etik bir şey yaparak İzmir adliyesindeki suçsuz insanları kurtaran polis memuruna duyulan saygı, edilen dua, Türkiye'nin en "has" din erbabına gösterilen saygıdan ve edilen duadan çok daha sahici. Dinin gereklerini yerine getirmek yerine Tanrı'ya (tesadüflerin Hükümdarına) inancın ve temel inanç pratiği Dua'nın korunduğu (ama dini kuralların terkedildiği/terkedileceği) süreci destekleyen en önemli tecrübe; dinin tâli, etiğin asıl olduğu idrakidir. İzmir'de son kurşununa kadar çatpışıp ölen ve onca insanı kurtaran kahraman polise bu kadar büyük saygı ve sevgi duyulmasının nedeni, hocaların hayattan koptuğunun farkında bile olmayan lafebeliğinin, asıl kutsalı teğet geçtiğinin derin idrakiyle ilgilidir.
    Sırf dinin kutsal kitabına uydurulduğu için "legitim/meşru" sayılan ve etik olmayan olayların insan/toplum ruhuna nasıl zarar verdiği, rasyonal pratik ile net kanıtlanabiliyor. Dinin kitabına uydurulmuş suç ve günahların pratik herhangi bir yararını göstermek mümkün değil. Buradan çıkan sonuçla, etikle sorunlu dinin oldukça fuzuli bir şey olduğu zihinlerde tohumlanmıştır. Henüz sözlerle/cesaretle ifade edilmemesi, dinin esasen iflas ettiği ve giderek bir tür folklora dönüştüğü gerçeğini değiştirmez. Ama kutsiyet insan olmanın doğal ifadelerinden biri olduğundan, sahici bir şey olan etiğin yaşadığı yerde kutsiyet yeniden yeşerecektir ve o alan, islamcıların kendileri dahil herkese yalan söyleyip "siyaset" adına barbarlık yaptıkları alan olmayacaktır. Kudsiyetin yeniden yeşerdiği alan, dinin bayrağını devralmaya hazırlanan neoseküler alan olacak gibi görünüyor. Burada "neoseküler"e de kısa bir izahat getirelim.
    Bu blogda dah önce bahsettiğim gibi, dinlerin günümüze taşıdıkları değerleri de içeren eski katı laiklikten daha farklı -Dalay Lama'nın önerdiği- sekülerizme benim verdiğim bir ad bu. Burada anmak zorunda olduğum diğer konu, barbarlaşan islamcılık "sayesinde" tartışmak zorunda kaldığımız ve bu durumun bile islamcılığın insanlığa yaptığı kötülüğü kanıtlayan "İyiliğin rasyonel yararları, yalanın rasyonel zararları" ile ilgili blog yazılarım. Ama bu okuduğunuz yazı bunlardan ibaret değil. Yani "kudsiyet dinden sekülerlere geçiyor o kadar, hadi dağılalım" falan demek istemiyorum. Çok daha muazzam bir şey oluyor, çünkü etiğe dayanan yeni kudsiyet, "kendi kendimize Tanrı'ya inanalım, sıkışınca da dua ederiz"den çok daha büyük, muazzam bir alan ve "gerçek". Bu anlamda insanlığın en eski zamanlarının hayal ve gerçek bütünleşikliğine benzeyen, ama ondan çok daha yüksek bir rasyonellik/gerçeklik kalitesine sahip bir durum, çünkü bilimsel. Bahaneyle, insanların aslında en çok neye inandıklarına da yüksek sesle değinmiş olduk. İnsanlar en çok bilime inanıyorlar gerisi ondan sonra geliyor. Uçağa binerken onun düşmeyeceğini bilimin garantı etmesine güveniyor, Allah'ın inayeti ondan sonra gelitor. Gerçek böyle. Kısacası: İnancın/kudsiyetin gerçek bir bileşen olarak yeniden insan hayatına dönmesi için bilimsel olması gerekiyor. İki cahil hocanın kuru laf salatasından çok çok daha fazlasından bahsediyorum.
    Albert Einstein, arkadaşı Abraham Paris'le güzel bir gece yürüyüşü sırasında, "Sence Ay, sen ona baktığın zaman mı orada görünüyor?" diye sormuş. Soru ters gibi geliyor değil mi? Hayır. Kuantum fiziğinin en önemli kuramlarından birinin bir cümleyle ifadesi sadece. Hace Nasreddin'e de "Dünyanın merkezi nerdedür?" sorusunu soran ve adını sanını bilmediğimiz, statik merkezlere pek meraklı olduğu anlaşılan keşişinkinden çok daha farklı bir pozisyon elbette. Hace Nasreddin keşişe, "Merkez falan gibi şeyler yok bu dünyada ulan eşek" anlamında, "Merkebimin şu ön ayağının bastığı yerdedür" gibi bir cevap vermiş. Keşiş:
    "Nerden bellü?" diye sorunca da:
    "İnanmazsan ölç!" demiş. Fıkrayı herkes bilir.
    Bilge, iki lafla varoluşsal konuları ifade edebilen, hatta hiç konuşmadan herşeyi söyleyebilen kişidir. Zamane bilgelerinin, -lise mezunu Einstein gibi- daha çok seküler, ama kudsiyete yakın bir yerden konuştuğunu biliyoruz. Bu insanların ortak özelliği, tıpkı Hace Nasreddin gibi, yeryüzündeki herkese hitab edebilmeleridir.
    Gerçek nedir? Bilim felsefesine göre, (Newton'a dayanarak) ölçülmeden önce ve sonra da ölçüldüğü özelliklere sahip olan her şey "gerçek" sayılır. Ama Einstein'ın sorusu, bu temel "gerçek"e terstir ve giderek felsefi bir boyuta doğru evrildiği görülür. Biz Ay'a bakmadık diye Ay yokolmaz değil mi? Değil mi?!..
    Werner Heisenberg, daha 1925'de kuantum mekaniğini matematikle ifade edip Nobel ödülü almış memleketlim Würzburg'lu fizikçi olarak, bu tarihten iki yıl sonra "Belirsizlik ilkesi"ni yazmış adamdır. Bu ilkeye göre atomun bileşeni küçük partiküllerin aynı anda hem yerini hem hızını ölçmek mümkün değil. Ölçemediği şeye inanamayan, gerçek saymakta zorlanan, bildiğiniz Dünyam insanının meşrebine uymayan bir durum. Einstein'ın Ay'a bakıp söylediği söz bu durumla ilgili. Onca Rönesans Reform Fransız İhtilali ile kurulmuş steril seküler-laik bir dünya varken sen tut onun iç yapısının bildiğimizden çok farklı işlediğini söyle! Tabii köprülerin altından çok su aktı, daha sonra Einstein'ın kuramı derken bugünlere geldik ve artık bilinen şey çok net: Maddenin (bunun ne olduğu da tartışmalı!) iç yapısı, bildiğimiz doğa yasalarına uymayan özellikler taşıyor. Hintlilerin "Maya" dediği, sadece algıların yanılgısından ibaret bir Dünyada yaşadığımız bilgisini bilmemkaç bin yıl sonra ciddiye alınıyor ve ne kadar somut olduğu anlaşılıyor. Bunun, "Eh iki fizikçi serseri bi teori bulmuşlar, ayet-hadis yerine oturup bunun lafazanlığını yapıyorlar işte" gibi soyut bir şey olmadığını ve somut sonuçlarının olacağını -hatta olmaya başladığını- bilmek gerekir. Ve şunu da bilmek gerekir ki bir önceki cümlenin kilit sözcüğü "somut"tur. Artık inancın da çok daha somut olacağını ve sadece eski Sümer/Akad Mısır tarihinden alınıp kullanılan hikayelerden ibaret olmayacaktır.
    Eskiden devletler "5 yıllık plan"lar yaparlardı, terkedilmeden önceki halleri gerçekten çok eğlenceliydi, çünkü bu planların manyağı olan sosyalist blok bugün yok. Yani böylesine "iri" bir ihtimalin/tesadüfün tek satırla bile yer almadığı planlar onlar ve bu da bir tesadüf! Şimdi bunun bilinciyle, büyük yazar Arthur C. Clark'ın ifadesiyle "yeterince ileri her teknoloji büyüden farksızdır." Ve bazen o büyü, Einstein gibi büyük bir bilgenin, bir dehanın tasavvurunu, kavrama kapasitesini aşabilir, çünkü eskinin kaba laiklik temeli üzerinde yükselen bilim çelişki tanımaz ve "herşey açıklanabilir" gibi cinlikler yumurtlar, onun dünyasında iki kere iki dörttür, çok basit ve net, ama dünya o kadar net değil, her iki kere iki de dört etmiyor.
    Türkçe "Kuantum dolanıklık" dediğimiz durum, bilim erbabı tarafından "büyü", Einstein tarafından da "hayaletvari uzak etki" gibi yaratıcı sıfatlarla donatılmış olsa da, yeni trende uyuyor: Doğa yasalarına aykırı...
    Burada insan ve çok inandığı bilim için asıl önemli konu, klasik bilimle açıkladığımız veya açıkladığımızı sandığımız dünyanın kıyısına geldiğimiz ve yeni bir alana girmekte olduğumuzdur. Kuantum dolanıklık fenomenini en kestirmeden şöyle anlatabiliriz: İki tane parçacık, birlikte saç örgüsü gibi hareket edip/titreşip ilerlerken birbirinden ayrıştırıldığı zaman, ikisi de bambaşka zaman ve mekana da gitse, mesela biri burada kalsa diğeri Jüpitere gitse, burada birine yeni bir yön verdiğimizde, Jüpiter'deki arkadaşı eş zamanlı olarak aynı hareketi yapıyor, o da aynı şekilde yön değiştiriyor. Mesela sektirdik, diğeri de sekiyor, hem kesinlikle eş zamanlı. Olayın fiziksel izahı yok. Arada "bilmediğimiz gizli bir bağ" var desek, zaman mekan ötesi bir eşzamanlılık için ışıktan hızlı, hatta hızlı ötesi işleyen bir "bilgi transferi"ni kabul etmiş oluyorız ki bu bizzat Einstein'a aykırı. Einstein, iki parçacığın birbirinden ayrıldığı anda, parçacıkların nasıl hareket edebileceklerinin matrisine sahip oldukları gibi bir ihtimalden bahsetmiş bu konuda. Geçen yıl konu hakkında yapılan son araştırmaların sonucu şöyle: Arada hiçbir bağ yok! İnsan halimizle bunu hikayeleştirirsek, "döne döne uzunca süre vals yapan iki sevgilinin birbirinden ayrıldıktan sonra birinin başına ne geliyorsa diğerinin başına da o gelir" gibi uzatmadan, kaderleri çok benzeyen tek yumurta ikizlerini örnek verebilir miyiz bilemiyorum, ama kuantum dolanıklık çok kesin. Belki tesadüfler de böyle bir şey. Yani Tanrı önündeki dev kum havuzunda gördüğü bir figürü bir yerden bir yere koyuyor, Dünya'daki eşi de hemen uçağa biniyor, tabii parçacıklardan bahsediyoruz şimdilik (ama bilim adamları bu fenomeni insan gözünün görebileceği büyüklükte şeylerle yapmaya hazırlanıyorlar!) Konunun en yetkin adamı seksenini aşmış Profesör David Mermin, "Kuantum dolanıklık deneyleri, büyü sınırında" diyor.
    Yeni büyülü gerçekliğin birinci kuralı, evrende herşeyin -her ne kadar uzak olursa olsun ve hangi zamanda yaşıyor yaşamış yaşayacak olursa olsun-, birbiriyle "tek parça gibi" bütün. Bunun boyutunu kavramak gerçekten çok zor. İkinci kural, doğa yasaları sadece gerçeğin belli bir boyutu için (o da göreceli olarak?) geçerli ve onların işlediği gerçeğin ötesinde bambaşka doğa yasaları veya yasa denemeyecek başka şeyler var. Kısacası bildiğimiz ve yaşadığımız doğal çevremiz özünde bir yere ve zamana bağlı değili kronolojik değil, belli bir yeri yurdu da yok. Zamana göre yaşayan, yeri yurdu olan insan, doğanın iç dünyasını keşfettikçe o Dünyadan öğrendiklerini pratik hayatına uyguluyor ve pratik hayatı şimdilik dandik bir maddecilik türü (kapitalizm) olmayı sürdürdüğünden, mesela tutup "Kuantum bilgisayarı" yapıyor. Bu alete kafası basmak bir yana, bunu yapabilenler ve işletenler önce Çinliler elbette (ama islamcılığın ahmaklaştırıcı etkisine maruz kalmamış Singapur Üniversitesi de bu aleti kurup işletenlerden). Bu bilgisayarın bildiğimiz bilgisayarlardan farkı nedir? Büyü elbette! Normal bilgisayar bir hesap yaparken, bir işlemi bitirip sonucuna göre öbür işleme başlıyor ve onu da bitirince sonuca göre bir sonraki hesap/çözüm aşamasına geçiyor vs. Bilgisayar ne kadar hızlı olursa olsun -ki çok hızlılzr artık-, bu zaman alıyor. İnternet kullanan herkes bunu anlayacaktır. Kuantum bilgisayarı, bir işlemi bırakıp onun sonucuna göre ikinci aşamaya geçmiyor, aynı anda bütün aşamaları kronolojik değil paralel hesaplıyor. Nasıl oluyor? Nasıl olduğunu bilim adamları da bilemiyor, ama olduğunu iyi biliyorlar.
    Sonuç şu: NSA'nın ve CIA'nın en baba bilgisayarını birbiriyle çarpıp toplasak, bu bilgisayar kadar muazzam bilgi miktarını bu kadar hızlı -o an!- işleyemiyor. Bu bilgisayarların ilk özelliği, aklınıza gelebilecek tüm kodları bi saniyede kırabilmeleri. Çinliler belki bu yüzden bu kadar kolay tüm NATO laptoplarını dinleyebiliyor. Tabii konu şimdilik böyle şeyler için kullanılıyor -ama bu bile devrim. Yeni büyünün kullanılacağı alanlardan birinin enerji olacağı ve Suudların yakında deveye binmeyi tercih etmek zorunda kalabileceğini de söyleyebiliriz bu vesileyle. Bu yöntem, burada olan birinin aynı anda evrenin öbür ucunda da olabileceği gibi konulara da uzanırsa, şaşmamak gerek, zira bu yeni doğa yasaları sayesinde tüm seyahatlerin süresinin "oldukça" kısalabileceğini söyleyebiliriz.
    Kutsal bunun neresinde? Önce insanların birbirleriyle yaşamasının kadim kurallarını belirleyen etik ve onun kendiliğinden işlediği bir hale getirilmiş hali temelinde sonra doğanın kanıtlanmış kural ötesi özünde, onun herşeyi kapsayan hacmında, zaman ötesi halinde, ve evrenin belki tek bir bütün olmasında. Tanrı da öyle değil mi?

Hazır düzen bulmak veya yeni düzen kurmak

"Düzen" sözcüğü, çocukluğumda Sol çevrelerde yaygın kullanılan bir sözcük'tü. Aşık ihsani de bir türküsünde, "Kendine bir düzen getir hey!" der. "Bu düzen değişmelidir", sadece bir talep değil, Bülent Ecevit'in kült kitabının da adıydı ve sözcüğe herkes aşinaydı. Açıkçası, o zamanın insanlarıyla bu sözcük de kayboldu, sadece Türkiye'de değil, Dünyada da. Türkiye'de 1970'li yılların ortalarına hatta sonlarına kadar, daha çok eski TİP kökenliler, yani Türkiye'nin özgün bağımsız solcuları bu sözcüğü yaşattılar. Dünya'da 1970'lerde, "Sistem" denmeye başlandı ve bu sözcük 1980'lerin sindirilip kıyıda köşede kalmış, hapis anılarını anlatmaktan yorulan Sol çevrelerde ancak 1990'larda yaygın kullanılan bir sözcük oldu. "Düzen", Türkçe bir kelimeydi, "Sistem" ise "enternasyonal", eskilerin deyimiyle "beynelminel", hatta global bir laf. -Boşuna da değil. Yeni "Sistem" sözcüğünün kabul görmesi süreci, aynı zamanda bugünkü global Dünya ekonomisinin kurulması ve meşruiyetini kazanması süreciydi aynı zamanda, Türkiye'nin globalleşme ve tabii neoliberalleşmeye, 24 Ocak kararlarıyla başladığı malum, darbeden hemen önceydi.
    "Düzen kurmak", ideolojilerin genellikle ana amacıdır ve "Düzen" de zaten sürekli eleştiri halinde varolan ve kendinin bu şekilde farkına varan bir şeydir. Düzen gerçekten var mıdır, yoksa bir fiksiyon mudur, onu değiştirmek ne demektir, bu yazının konusu.
    İnsanoğlu ve insankızı, daima daha iyi bir yaşam peşinde koşmuştur, hayatın anlamı da buradadır zaten, ama "iyi yaşam"ın ne olduğu konusunda farklı fikirler vardır. Bugün "iyi yaşamak" deyince Türkiye'de, "Ev araba yat kat"dan daha fazlası anlaşılıyor. Anlaşmazlıkların en önemli nedeninden biri de bu. "Herşeyin var" ise, turlarla yurt dışına da gidiyorsan, geniş bir kesim ve dandik basın tarafından "iyi yaşıyor" sayılıyorsun. İyi yaşamanın, aslında bir ruhsal tatmin ve tekamül meselesi olduğu, maddi alanın da bu asıl hedefi desteklediği ölçüde anlam ve değer kazandığını bilenler, arabadan inip artık bisiklete binenler. Daha demokratik bir ülkede yaşamak isteği, kültürden daha fazla nasiplenebilmek, daha bilgili ve görgülü olmak, kimliğini daha açık ve yüksek perdeden ifade etmek, Kürt olmak, dünya vatandaşı olmak (ayrı bir yazı konusu), farklı cinsel seçimler, bazen Türk bazen Kürt bazen Alman veya İranlı olmak, Alevi Sünni değil Budist olmak ve özel tercihlerine kimsenin karışmasını istememek, domatesini evinde kendi yetiştirenlerden olmak... Sadece karın doyurmak ve "elalem ne der" hesabına indirgenemeyecek bir hayat bu ve kalitesi eskisi gibi düz ayak tanımlanmıyor.
    Düzen, insanların birşeyleri açıklama ihtiyacından doğma bir yerıgerçektir. Bir şeyi kolay anlamak için onu basitleştirir, belli köşe taşları koyup kadraja girmesini sağlarsınız. Düzen ve Sistem, böyle şeyler. Tanımlayabilmek için basite indirgemek, onu değiştirebilmek fikrinin de esasıdır. "Düzen" sözcüğünün hükmettiği zamanlarda, onu kurmak ve değiştirmek daha bir kolay gibi görünüyordu, zira Dünyada esas olan milli ekonomilerdi, globalleşme ise esasen -hepsi aynı standartları kullanan- havaalanlarında yaşamaktaydı. Pratik olarak "düzen kurmak" örnekleri vardı, mesela Küba, hatta barbarca da olsa Kamboçya veya Singapur, hatta Yugoslavya. "Sistem" lafı gediğe konduğundan beri "sistem kurmak" artık sadece teorik bir uğraşı. Kafa patlatıp tuğla kalınlığında kitaplar yazabilirsiniz bu konuda, ama "yeni bir sistem kurmak", eskiden "yeni bir düzen kurmak" anlayışından çok daha farklı bir niteliğe sahip ve bunu anlamaya çalışmadan, Dünyadaki hızlı değişimini anlamak da kolay değil.
    Eskiden bir parti kurar bir devrim yapar sonra da düzen kurardınız. Bunu sonuncu kez deneyenlere "İslamcılar" diyoruz. Dünyanın değişen bir yer olduğunu anlamayan ve bu anlamamazlıklarını da değişmez tek saydıkları kutsal kitaplarından yaptıkları alıntıların değişmezlığıne borçlu olan İslamcılar, hâlâ düzen çağında yaşadığımızı sanıyor. Formül şöyle: Örgüt, uzun vadeli katakulli ve şeriat. Ama bir şeyin farkına varmakta zorlanıyorlar: Sistem devrinde düzen kurmak için "düzen kurucu" müdahalelerde bulunursan, "düzelttiğin"den çok daha fazlasını bozarsın. Bu deneyimi de önce Amerikalılar yaşadı (ama Bush'un bir şey anladığını sanmıyorum, ardılları anladı).
    Açıklamak için iyice basite indirdiğimiz "Düzen", Immanuel Kant ve Thomas Hobbes için, koruyucusu olmadan yaşayamayan bir şeydir. Bu koruyucu, günümüze kadar esasen ABD (ve müttefikleri) idi. Ben bu "koruyucuları" silah-külah ile sınırlamadığımdan, "Sistemin merkez ülkeleri" diye ifade ediyordum, yani sadece NATO değil Japonya da, Çin ve artık Rusya da bu kategoride, çünkü kapitalizmin esaslarını hem koruyorlar hem de bizzat o esaslara dayalı bir varoluş biçimi sürdürüyorlar.
    "Düzen"in tedavülden kaldırılıp "sistem"e dahil edildiği Dünyamızda "sistem" nasıl değiştirilr? Bu yaygın ama yanlış soruya başka bir soruyla karşılık verilebilir: Sistem zaten değişken/hareketli/kapsayıcı ve bizim kafamız bassın diye tarif edilmiş birşey ise ve global ise, onun değişim istkametini/eğilimini nasıl etkileyebiliriz? "Sistem"in ortasına kafamıza göre -mesela kadayıflı İslam tipi- "Düzen" gecekondusu kurup yaşatamıyor isek, bu "Sistem"i nasıl değiştirebiliriz?
    Sistemi değiştirmenin ilk işi, onu yeniden ve başka türlü düşünmektir. Sonra, devrimlerle bir sürü şeyi yıkıp yenisini yapmak yerine -bu yol Irak'da izlenmişti mesela, orada "Düzen" kurulmaya çalışıldı, düzeni geçtik, sistem bile bozuldu- bütüne nüfuz edecek yeni moleküllerle aşılama yapmak...
    Bu şu demektir: Bugünkü "sistem"in genelinde işleyen ve asla tartışılmayan yapılara -mesela firma örgütlenmesi biçimi- alternatif mikro formatlar eklemek. Bunlar zaten oluyor ayrıca, mesela petrolün terki. Suudların fişini çeken ve mühendislerin kurguladığı elektrikli otomobiller sayesinde olmaya başladı.
    İnsanlar ille de izah edebildikleri bir "düzen" içinde mi yaşamalılar? Bu soru, "insan masal dünyasında mı yaşamalı" gibi bir soru. İzahat da bir yere kadar, sonra tüm terimler, hatta terminoloji değişiyor ve yeni izahatler/tanımlar gerekiyor. Günümüde tarihçiler, "tarih öyle değil böyle" diye yırtınırken, aslında "düzen" ve "sistem" düşüncelerinin yapay/geçici izahat kolaylığından kurtulmanın hiç de korkulacak bir şey olmadığını gösterdiklerinin farkında değiller. Belki de hızla değişen Dünyaya artık, "düzen" ve "sistem" ötesi bir yerden bakmanın zamanı gelmiştir.

"Batı'nın sonu" Doğu'nun başı mı, yoksa başka bir şey mi?

Büyük umutlarla okumaya başladığım ve yarısına geldiğim dokuzyüz küsür sayfalık "Licht aus dem Osten" (Doğu'dan yükselen ışık) adlı kitabın yazarı star tarihçi Peter Frankopan'ın "aslında bütün dünya tarihi Ortadoğu tarafından yapılmıştır, şimdi de böyledir" iddiasına getirdiği gerekçeleri arıyorum. Kitap hakkında yazılan eleştiriler bu istikametteydi, kitabı bana Kızkardeşcim de bu yüzden hediye etti. Benim merak ettiğim, mesela bu bölgenin Çin'i nasıl etkilediğiydi (Çin'in tarihini belirlemek falan bir yana) ve tabii bir çıban başı olarak, Dünyayı rahatsız ederek tarihi bugün nasıl bir tür ve şekilde "belirlediği" idi. Açıkcası bu sorularıma yanıt veren tek bir satır okumadım henüz. Tarihi ayrıntılar herkesin dikkatini çeker, ama ayrıntı için ille de bu kitabı okumak gerekmiyor.
Son zamanda Avrupa'da pıtrak gibi, "Tarihi yeniden okumak" kitapları arz-ı endam ediyor. Sadece iPad'imde böyle 7-8 tane kitap var, ikisini okudum. İlginç olan, bunların hiçbiri de doyurucu değil, sadece bir arayışın ürünü oldukları anlaşılıyor. Modern zamanlarda "Avrupa merkezli tarih" anlayışının rahatlığı, daha 1990'lı yıllarda sona ermişti, şimdi yeni bir bakış zamanı ve herkes malum bilgileri kendince okumaya çalışıyor.
    Türkiye'de "Batı batıyor yaşasın" ahmaklığının devamı olarak "Ah Osmanlı" gibi -cevap sayılamayacak- sayıklamalardan öte gidemeyen muktedir tarlasını saymazsak, "Batı'nın sonu" tartışmaları ve olayın Türkiye'deki olası devamı hakkında henüz tartışılmıyor -"Başkanlık sistemi" falan gibi saçmalıklardan ve günlük gündem yapıcıların oynattığı maymunlara bakmaktan vakit bulunamıyor. Köşe yazarlığı mefhumunun akıllara seza bir yanı var: Her gün yazacak bir şey bulacaksın. Evet bulunuyor elbette, ama bu kadar çok ve günlük şeyler yazanların sistemli okumaya ve sistemli düşünceler geliştirmeye zamanları yok, geliştirebilecek olan kişiler da bu işleri bırakıp ticarete falan atılmışler, zira bu tip konuların ve düşünen insanların önemini kavrayıp onlara yaşam alanı açan bir iktidar yok, muhalefet de yok, vakıf dernek arkadaş grubu vesairesi de yok. Almanya'da şimdilik sanat üretemeyen ünlü bir sanatçı tanıyorum, geçimini arkadaşları finanse ediyor hem de o arkadaşlarına iyi davranmadığı halde.
    Türkiye, tarihin en önemli süreçlerinden birine, son derece vasat bir yönetimle yakalandı. 2007'de "acilen profesyonellerin bilgi ve deneyimine dayanan bir yönetim kurulması gerektiği"ni, bu iktidarın 2008-2024 döneminde sadece felaket getirebileceğini yazmış biri olarak, Türkiye'nin geleceğini temsil eden yeni bir aklın kurulması gerektiğine inanıyorum. Tutuk, otosansürcü, korkak, günlük hengameden başka bir şeyle derinlemesine ilgilenmeyen köşe yazarı esnafının kotaramayacağı bir süreç bu ve meydanda onlardan başkaları da yok şu anda. Bir önceki yazıda bahsettiğim yeni entellektüalizmi muazzam ağır bir görev bekliyor: Hergün iktidarı boyamakla yetinmeyip ciddi alternatifler kurgulamak. Önümüzde, tam bir altüstoluş tablosu var -ve elbette Türkiye'den çok, Dünya'dan bahsediyorum...
    İki gün önce eski Alman Dışişleri Bakanı ve Yeşillerin efsane lideri Joschka Fischer'in kısa ama bir o kadar da önemli bir yazısı yayınlandı, yazının başlığı çok iddialı: "Batı'nın Sonu". Aydınlık gazetesi yazıyı hemen baş sayfaya çekmiş, İslamcılar böyle yazılara sevindirik oluyorlar ama Fischer'in bahsettiği, Türkiye'deki İslamcıların, "Batı çökünce Doğu yükselecek" hamhayaliyle alakalı değil, zaten tarih ve sosyoloji ilkel aritmetikle işlemez. Joschka Fischer, "Batı" denen şeyin net bir tarifini yaptıktan sonra onu "Garb"dan (Batı kültürü ve uygarlığından) ayrı tanımlıyor ama çok da ayrı değil, Garb zemininde oluşmuş bir şey "Batı". Garb kültür ve uygarlığı daha Akdenizli bir şey iken, "Batı", daha çok Atlantik odaklı siyasi bir yapılanmayı ifade ediyor yazısında ve özünde Avrupa ve Amerika'nın birlikteliği anlamına geliyor. Birinci Dünya Savaşı'nda 1917'de ABD'nin savaşa katılmasıyla başlayan ve 1941'de ABD ve İngiltere'nin "Atlantik Anlaşması" ile şekillenip NATO'nun kurulmasıyla son halini alan bir şey siyasi Batı. Joschka Fischer'in fikri böyle. Ben yazılarımda esasen iki farklı Batı'dan bahsederim: "Coğrafi Batı" ve "Sistemsel Batı". Coğrafi Batı, Fischer'in "Garp" dediği şeydir. Sistemsel Batı ise kapitalizmdir ve Dünyaya malolmuş, Dünyayı kapsayan bir sistemdir bugün.
    Joschka Fischer yazısında, ABD'nin Avrupa'yı koruyucu güç olarak -Trump'un seçilmesi ertesinde- bu rolünden çekilmesi ile birlikte, siyasi bir yapı olarak "Batı"nın fiilen sona erdiğini söylüyor. ABD daha içine kapalı bir yer olacak, kendi sorunlarıyla uğraşacak ve Ortadoğu'yu Suriye'den başlayarak Rusya'ya ve İran'a bırakacak. Bunun siyasi ve sosyolojik sonuçlarının önce İslamcıları vurmaya başladığını biliyoruz. Suud, Katar ve Türk elitlerine Allah kolaylık verir mi göreceğiz ama şimdiden yaşanabilecekleri de tahmin edebiliriz. Geçtiğimiz günlerde Yemen'den Kabe'ye doğrudan uzun menzilli bir roket atıldı ve Suud savunma sistemleri roketi havada vurarak Kabe'nin yok olmasını son anda önledi -Amerikan filmleri gibi bir olay. Ama bu kadar önemli olaylarda Amerikan filmlerinde bile Dünya'da yer yerinden oynuyor. Kabe'ye roket atılması, Müslüman ülkelerde basının konusu bile olmadı. Yıkılsaydı belki biriki gün baş sayfalarda görülecekti ve arkasından ibre hemen gene "Başkanlık tartışması"na dönecekti (neyini tartışıyorlarsa!) Aynı şey Hristiyanlığın, Hinduizmin, Budizmin merkezlerine olsa Dünya ayağa kalkar, mutlaka ortak askeri yaptırımlar falan uygulanırdı. Kısacası İslam şimdiden "Allah'a emanet" ve üzerine fena halde gidilmesine kimse bir şey demeyecek. Rusların (ve Çinlilerin) kendi ülkelerinin yapıları nedeniyle, İslamcılığa Batılılardan çok daha kötü davranacakları ve sistemli bir şekilde yok edecekleri şimdiden kesin. Yani "Batı yıkılıyomuş" diye sevinen İslamcıların ahmaklığı pek fazla şaşırtmıyor, ama kendi yokoluşuna sevinecek derecede ahmak çıkmalarına da üzülünemiyor. Şu anda Türk İslamcılığının bile çıkarları Batı'ya yakın olmakta, hem de tüm bu "Batı yıkılıyor" tartışmalarına rağmen.
    ABD'nin koruması zayıfladığı takdirde Avrupa'nın savunması cidden tehlike altına gireceğinden ya Rusya ile yakınlaşacak, veya pahalı bir ordu kurup Avrupa'daki refah seviyesini düşürecek ve bu ordunun bu bölgeye şimdikinden çok daha fazla karışacağını tahmin etmek de zor olmasa gerek. Yani yepyeni bir dönemde Türkiye'nin bu denklemde kendine yer bulması ve yer kurması, gerçekten de çok akıllı ve çok yönlü bir politikayla mümkün. "Başkan"ın günübirlik keyfi kararları ve "Allah yardım eder" hesabıyla gidilirse olay tam bir felakete dönüşebilir.
    "Batı yıkılıyor" deniyor diye birşeyin yıkıldığı da yok, sadece zayıflamak ve dominant güçlerin değişmesi diye bir şey var. "Yıkıldı" denen Roma imparatorluğu bile İtalya'da nasıl yaşıyorsa, "Çöktü" denen Vatikan devleti bile bir evlek yerden Dünya'da etkili olabiliyorsa, elbette Türkiye de yaşayacaktır, ama nasıl? Evrensel normlar yerine kişisel normlarla keyfi yönetilirse, bu kadar karışık/karmaşık bir yerin bütün kalması imkansızdır. Rusların ve diğerlerinin, "Haritalar değişir" lafını ciddiye alın. Belki hemen bağımsız Kürdistan kurulmaz ama Hatay gidebilir, hem de savaş tazminatı olarak ve Güneydoğu'da federal bir Kürt bölgesi ortaya çıkabilir. Bunun, bir savaş sonucu yaşanma ihtimali var. Sırf iktidarda kalmak için saçma sapan "sistem değişikliği" denemelerinde bulunanların, artık klasikleşmeye başlayan "Popülist politika" icabı, savaş/seferberlik falan diyerek savaş gerekçesine ihtiyaç duydukları açık. Ama 2012'de belirttiğim gibi bu savaşın hiç de umdukları gibi gitmeyeceğini düşünemeyecek kadar bi-haberler savaştan. Bu ihtimali, harita değişimlerine aşırı hassas, ama açlığa dayanıklı "Türk aşağılık kompleksi" açısından önce yazdım. Asıl mesele asla harita olamaz, çünkü bir ülkeyi büyük yapan asla harita büyüklüğü olmamıştır, ayrıca Türkiye harita bakımından da küçük bir ülke sayılmaz. Asıl bedel, Türklerin alıştığı belli refah seviyesinin kısa bir sürede dip yapması olur. Ekonomi küçülüyor, turizm gelirleri yarı yarıya azalıyor, muktedirler yabancı yatırımcılara "paranızı alıp defolun" diyor -hem de kategorik sistem krizinin tam ortasında. "Bir alternatifleri mi var" diye bakıyorsunuz, yüksek egodan başka bir şeyleri yok. Bunun sonucu, sınır değişiminden çok daha önemli bir ekonomik buhran, Türk varlığının küme düşmesi, küçük lüks getoların ortaya çıkması ve Brezilya'dakine benzer bir sefaletin doğması olabilir. Orada ülkenin bölünme tehlikesi yok, çünkü Brazilya nisbeten homojen bir kültüre sahip, yerliler çok küçük bir azınlık, ama Türkiye'de her beş kişiden biri Kürt. Ayrıca yeni ayrımlar var: Laik-Müslüman, Alevi-Sünni, Suriyeli-Türkiyeli vs. Kapital ve eğitimli kesim hâlâ seküler/laik ve devletin bol keseden harcadığı vergileri onlar veriyor, "Milletim" denen AKP seçmeni vermiyor. Şimdi kulağa biraz uçuk gelecek belki ama, "size vergi vermiyoruz, biz vergilerimizi kendi yerel yapılarımıza vermek istiyoruz" gibi şeyler söyleyen siyasi bir hareket çıkıp partileşebilir, gidip Amerikasıyla Avrupasıyla, hatta Rusyasıyla ve Çiniyle anlaşabilir. Hele şimdi katmadeğer üreten kesimlere, her yerde daha çok değer veriliyor, daha fazla rağbet ediliyor. Ayrışmalar sadece etnik-dini kimlik üzerinden olmaz.
    ABD'nin eski küresel yükümlülüklerinin bir kısmından çekilerek kendi ile daha fazla uğraşmasının sonucu, Joschka Fischer'in de değindiği gibi, Trump'un Çin'i "Dünya ticaretinin garantörü olmaya itmesi"dir. Bir Batı sistemi olan Kapitalizmin iyi işlemesi için garantörler gerekir ve Çin bu rolü mecburen devralabilir, çünkü ABD'deki yatırımlarından tutun da dünya plastik oyuncak deryasına kadar sistemin işlemesi için ulusdevlet kontrolleri en başta Çin için şarttır ve bunu birilerinin yerine getirmesi gerekir, neticede herkes aynı köhne kapitalizm gemisinde yol almaktadır. Bu ve benzeri gelişmeler, Doğunun yükseldiğini mi gösterir? Kısa vadede göreceli olarak belki, ama Batı sistemi kapitalizmin orijinali yerine taklidinin daha dayanıklı çıkacağı oldukça şüpheli. Yirmi küsür yıldır kapitalizmin kriz teorisi ile ilgilenen ve bu konuda Dünya'da otorite haline gelmiş post-marksist dostlarım, sistemin çöküş trendinin daha 1980'lerde başladığını söylerlerdi; sistemin motorunun reel ekonomiden fiktif finans ekonomisine dönmesiyle çöküşün başladığı tesbitini yapmışlardı, konuyu ben de yazdım. Ama Çin merkezli kapitalist bir Dünya ekonomisinin Batı'dan daha başarılı olma ihtimali hiç yok, hatta Batı'da "Kapitalizm sonrası Dünya" konusundaki fikrî-zikrî külliyatı Çin'in kısır basın-yayın hayatıyla kıyaslamak hiç mümkün değil. Yani alternatif gene Batı'da kurgulanıyor, orada düşünülüyor, orada yazılıyor.
    Doğu ile Batı arasında özgün bir "Orta Bölge" ülkesi olan Türkiye, Peter Frankopan'ın kanıtlamak isteyip pek beceremediği "Tarihi belirlemek" işini belki üslenemez ama, asfalt/beton manyağı ufuksuz mahv ekonomisiyle uğraşmak yerine, bal gibi kapitalizm sonrasını konuşabilir ve bakarsınız belki sahiden de sistemsel "Batı"ya alternatif yapılar üretir -yeter ki günlük "siyaset" çılgınlığı ve bildik şablonları takmayan özgür fikirli insanları olsun ve bu insanlar birbirleriyle konuşmayı yardımlaşmayı düşünmeyi öğrensinler ve ortak Türkiye paydasından ödün vermesinler.
    Coğrafi/kültürel Batı sonsuza dek yaşayacak, ama sistemsel Batı gerçekten çöküyor ve bu durum karşısında harıl harıl tartışanların ve birşeyler yapabilecek olanların büyük bir bölümü de Batılı. Ama geleceğin global sisteminin bugünkünden çok daha Uzakdoğulu olacağını söyleyebiliriz. Sistemin kültürel öğeleri, eskisi gibi sadece Batılı olmayacak. Orta bölgede Türkiye'nin köklü devlet geleneğini bırakıp bakkal aklını tercih etmesinin de ağır sonuçları olabilir. Orta Bölge'nin üç temel ülkesi vardır: Rusya, İran Türkiye. Bu üçlü denklemden Türkiye çıkabilir, ülke sayısı ikiye inebilir, çünkü artık siyasi bir şey olan Sünniliği sadece küçülmek ve zor bir varoluş türü bekliyor. Siyasallaşmış Sünniliğe tutunan bakkal aklıyla büyük devlet olmak kesinlikle mümkün değil. Onun yerine ancak, Sünniliği ve onun siyasallaşmış "İslam"ını reddeden seküler bir Türkiye yeniden gerçek anlamda büyük bir ülke olabilir. Bu kural, önümüzdeki dönemde çok daha iyi anlaşılacaktır.