Entelektüeller çağının sonu mu?

Aziz Nesin'in Taksim'deki "Marmara Otel"in adının başında peydahlanan "The" lafıyla çok dalga geçtiğini ve buna kızdığını hatırlıyorum. "Türkiye'nin aydınları" dendi mi (Eskiden "entelektüel" değil "aydın" kavramı kullanılırdı), nefes almadan sayardık: Yaşar Kemal, Aziz Nesin. Sonra bir nefes alınır, üçüncü kişiler değişirdi. Ben "Uğur Mumcu" derdim. Ama ilk iki kişi uzunca bir süre değişmedi, ta o berbat yıla kadar: 1995.
    Bu uğursuz yıl, Türkiye'nin PKK'ya karşı çok geniş hacımlı askeri bir operasyon yaparak 1999 yılında Öcalan'ın hapsine kadar sürecek bir dönemin başlangıcıdır. Galiba Türkiye'de entelektüeller çağının da -bence- sona erdiği yıldır. Ocak ayında "The" Marmara otelde patlayan bir bombayla, Türkiye'nin en önemli kültür adamı Onat Kutlar öldü. O dönemde ben Cumhuriyeti sadece onun yazılarını okumak için alıyordum. Uzun kültür yazıları yazardı ve kalitesi o günkü ve bu günkü seviyenin üzerindeydi. Uğur Mumcu'nun öldüğü gün Türkiye'ye temelli gelmeye karar vermiş biri olarak, İstanbul'a indiğim gün bütün televizyonlar Cumhuriyet gazetesinin bahçesinde toplanan kalabalığı, kırmızı karanfilleri ve Uğur Mumcu'nun gazete tarafından basılmış büyük fotoraflarını gösteriyordu. 2015 Temmuz'unda Aziz Nesin öldü ve geriye sadece koca Çınar Yaşar Kemal kaldı.
    Yaşar Kemal, Türk dilinin o dönemde -şimdi de- yaşayan en büyük yazarı olarak, Kürt meselesinin çözümü istikametinde çabalarda bulundu ama o yıldan sonra entelektüelizmin artık daha küçük harflerle yazıldığını, önemini hızla yitirdiğini ve giderek bugünün, "gereksizleşmek" gibi korkunç bir durumun eşiğine geldiğini söyleyebiliriz. Eskinin ulu din adamları (Türkiye'de ulu dervişler) ne idiyse, entelektüeller de modern çağın seküler etik deniz fenerleridir, yönünüzü ona bakarak tayin edebileceğiniz insanlardır. Öyleydiler. Türkiye'de de öyleydiler.
    Entelektüeller çağının ardından, -bence- büyük bir ruhsal boşluk kaldı. Sözünü hiç kimseden ve hiçbir şeyden sakınmayan Uğur Mumcu'nun yeri nasıl doldurulabilir? Bu artık iki nedenle imkansız. Birincisi, Uğur Mumcu'nun sahiden benzersiz, devamlı ve inatçı, daima sağlam bilgiye dayanan, Sol ahlakın yükseklerinden konuşan biri olmasıydı. İkincisi, Uğur Mumcu'nun yaşadığı atmosferin ve devrin artık olmaması. Günümüzde eski entelektüeller de, onların yaşadığı dünya da yok ve bu yazının konusu biraz da yeni dünyanın entelijansiyasıyla ilgili.
    Fransanın güçlü adamı De Gaulle, Filozof ve yazar, dik Solcu Sartre'ı tutuklamaktan bahsedenlere, "Sartre Fransa'dır, Fransa'yı tutuklayamazsınız" demiştir. 1968'lilerin kült figürü "Kızıl Dany", (Daniel Cohn-Bendit) Sartre'ın gelip, "Siz devrimi nasıl yapacaksanız bana anlat" dediğini ve onu can kulağıyla dinlediğini, anlattıklarına çok şaşırdığını anlatmıştır. O yıllarda Avrupa'nın bütün Hükümetlerinin başı bu gençlerle beladaydı, derken Almanya'da "Kızıl Ordu Fraksiyonu" (RAF) çıktı, "Kızıl Tugaylar" doğdu, aynı yıllarda Türkiye'de de Mahir Çayan ateşli yazılarını yazıyor, gizli Sol partiler ve örgütler, dernekler, pıtrak gibi her yerde kuruluyordu. Entelektüelizmin Sol bir damara sahip olmasının nedeni, uyarıcı ve eleştirici bir yana sahip olmak zorunluluğudur. Türkiye'de de, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi "Aydın" denince akla, az veya çok Sol tandanslı insanlar gelir. Türkiye Solunun ve entelektüalizminin üzerinden silindir gibi geçen, günahı -askerler tarafından- ödene ödene bitirilemeyen 1980 darbesine rağmen, entelektüalizm bugüne kadar Sol kaldı.
    Entelektüelizm derken, "tanımlayan" ve "değerler sisteminde kategorilendiren" diye iki benzer gruptan bahsetmiş oluyoruz. Tanımlayan entelektüeli, daha çok bilim camiası ve Uğur Mumcu'nun temsil ettiği sağlam gazeteci formatında görebiliriz. Günümüzde gazetecilerin entelektüel boşluğu dolduran insanların çoğunluğunu oluşturduklarına bakarak, "Tanımlayan entelektüel"in geniş bir çevreyi oluşturduğu ama eskinin entelektüelleriyle kıyaslandığında, daha düşük bir profil sergilediğini söyleyebiliriz. Elimizden kayıp giden entelektüelizm, hayatı/olayları tanımlamaktan ziyade, onun etik/kültürel değerleri ışığında topluma ve eğitimli kesimlere yön veren, onların kendi fikirlerini oluşturmalarına temel sunan, toplumların değer yargılarının bekçisi niteliği taşıyan entelektüalizm. Yaşar Kemal ve Aziz Nesin böyle entelektüellerdi.
    Bugün televizyon stüdyolarını dolduran ve kaliteleri artık yerlerde sürünen "Konuşan kafa"lara entelektüelliği neden konduramıyoruz ve kolayca "Entel" diye aşağılayabiliyoruz? Çünkü bu ünsanların seviyesizliği bir yana, bir tarihi ufku yok. Daha geçtiğimiz birkaç yıla kadar aramızda yaşayan ama yaşlanıp suskunlaşan büyük isimler, "İlerleme", "Sosyalizm", "Daha insanca yaşamak ideali" gibi ambisyonlara sahiplerdi ve Sosyalist Blokun çöküşü ardından o perspektifler karışıp "Zamanın sonu" falan da ilan edilmiş olsa, nasıl bir zamanda yaşadıklarına dair sağlam fikirlere sahiplerdi. Entelektüeller en güzel atlara binip gittiler, onların yerine her akşam kafa kafaya verip ekranda politika konuşan, biteviye, yavan insanlar geldi. Evet aptal değiller, ama çok tekdüzeler. Tarih ve tarihi dönem bilincinin ortadan kalkmasıyla, günübirlik aynı (siyasi) konuları çiğneyip bir sonraki gündem konusunu bekleyen ve eski entelektüellerin cübbesine talip yeni entelektüellerin hiç bir tahmini ve tasavvurunun gerçekleşmemesi, gazetelerin halkın nabzını tutamadığı bir soyutlanma yaşattı Türkiye'ye ve tabii Dünyaya. Son yüzmi yıldır yaşanan muazzam değişimden entelektüel de nasiplendi.
    Entelektüel, ille de uzmanlık alanına sahip olmadan, makul akıl ve mantık yürüterek Dünya hakkında konuşulabildiği zamanların adamıdır/kadınıdır. Günümüzün son derece karmaşık ve digitalleşmiş Dünyasında, bu dünya hakkında konuşmak için daha çok, uzmanların ve bilimcilerin ağzına bakılıyor. Tabii bu, bilimcilerin şaşmaz yaratıklar olduğunu göstermiyor. Bu blogda galiba, bilim adamlarının gelecek tahminlerinin, maymunların daktiloyla şiir yazma ihtimali kadar olduğunu, uzman olmayan ilgili insanların çok daha doğru tahminler yaptıklarını yazmıştım. Devasa bir bilimsel araştırmanın sonucu. Ama asıl entelektüel, yani aklıyla ve kalbiyle tartarak Dünya hakkında konuşan ve sözü dinlenenler (artık dinlenilmiyor elbette), nereye gittiler, neden kayboldular? Bu sorunun ilk yanıtı, galiba gönüllü suskunluklarından, sonra mecburi angajmanlarından ve okur-yazarlık seviyesinin kendine has bir zirve yapmasından. Neden susuyorlar? Konuşup içeri atıldıklarında, bir haftada unutulabiliyorlar. Eskiden asla bir yerde unutulmazlardı. Mesela CHP'ye susuyorlar, çünkü diğerlerine göre en ehveni şerrin CHP olduğuna inanıyorlar, şer berbat bir şer. Aslı şöyle olmalıdır: Aydın, toplumunun milion taşıdır. Toplumsal ve insani değerleri, etik kuralları, ve benzeri birçok normu belirleyen, kategorize eden kişilerin, ehven-i şer falan tanımaması gerekir.
    Eski usul "entelektüeller çağı"na son veren asıl gelişme, artık kimsenin "mentor"a (yani mürşide/öğretmene veya kanaat önderine) ihtiyaç duymaması, sözünü söyleyebileceği mecraların son derece yaygınlaşmasıdır. Bu bağlamda Twitter'ın Türkiye'de Almanya'dakinden çok daha fazla kullanıldığını hatırlatalım. Elbette bu kullanım derecesinde "entelektüel faaliyet" yok denecek kadar az bir yer tutuyor, ama insanların Google kullanmayı öğrenmeleri, doğrudan söz edebilme mecralarına sahip olmaları, entelektüelizme küçümsenmeyecek bir darbe indirmiş görünüyor. Buradan çıkan sonuç, entelektüalizm sırasının geniş kitlelere geldiği gibi bir "fikir" değil elbette. Tam tersine. Vasatlaşmanın bu yoldan yayıldığını ve adına "Trol" denen yaratıkların, insanı şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklenebildikleri gerçeğine de "maruz" kalabiliyoruz. Sonuç, Trollerin desteklediği iktidarlar, kanaat önderleri, "sanatçılar" ve artık herhangi bir "fikir yapısı"ndan bahsedemeyeceğimiz, bir günde yüzseksen derece değişebilen "Konuşan kafalar". Artık biliyoruz ki, "Entel" deyip küçümsediklerimizin bile yaşayamadığı Dünyamızda "yeni" bir cins insan da yaşam alanı buldu. Latince "Akıllı insan" anlamında "Homo sapiens" adını kullanamayacağımız, öğrenmeyen, bir şey öğretilemeyen, ahlaki/etik değerleri çok düşük profilli, akılsız ve ahmak bir insan türü de yaşam alanı buldu. Bu türe Latince, "Homo insipiens" deniyor.
    Bir zamanlar din adamları toplumun üzerinde çok etkililermiş, onların yerini seküler entelektüeller almıştı. Toplumun seküler değerlerini gözeten entelektüellerin de etkilerini yitirdiği günümüzde, bu çok önemli boşluğu dolduracak yeni bir entelektüel türü doğabilir. İnternetteki doğrudan ifade özgürlüğü ve muktedirleri karikatürleştirip büyük kitlesel tepkiler oluşturulmasında önemli roller oynayanlar, adları genellikle bilinmeyen yeni entelektüeller. Ve karmaşıklaşan Dünyada değerlerin Milion taşı olmak görevi orada duruyor. Entelektüelizm, modern devrin sekülerizminden doğan eleştirel bir tür olduğundan, Suriye'de yeniden keşfedilen sekülarizmin/laikliğin yeni özelliklerle tahkim edileceği çağımızda ikinci baharını yaşayabilir. Ama yeni entelektüelin eskisinden oldukça farklı olacağını söylemeye gerek yok sanırım.

Kirlenen demokrasi

Christine Huth-Hildebrandt & Selçuk Salih Caydı *

Sağ popülizm, demokrasiyi tehdit eden en önemli tehlike olarak, demokrasiye inananları huzursuzlandırıyor. Demokrasi kültürü kendiliğinden oluşmadı. Bugünkü anlamda demokrasi, kurumları ve kültürüyle 19'uncu yüzyıl Avrupa'sında sosyalistlerle muhafazakarlar aralarındaki mücadeleden doğdu. Sol, demokrasinin kurulmasında başat rol oynadı ve Sola has eleştiri kültürünün içselleştirilmesiyle bugünlere gelindi. Şimdi demokrasinin kirlenip bozulmasına en çok hayıflanan, üzülen ve kızanlar da Sol cenahtan. İkinci Dünya Savaşı sırasında Joseph Schumpeter'in yaptığı tarife göre demokrasinin özü seçimlerdir ama bu kaba tarif savaştan sonra değişip uzun yol katetti. Bugünün yaygın demokrasi anlayışına göre vatandaşların temel özgürlüklerinin garanti altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığının olmadığı bir ülkede her gün seçim de yapılsa demokrasiden söz edilemez.
    Demokrasinin ana vatanında da bozulmaya başladığını ve demokrasi öncesi hale dönülme belirtileri gösterdiğini Colin Crouch 2005'de "Postdemokrasi" adlı kitapçığında göstermişti. Türkiye'de demokrasi kalitesinin hızla düşmesi ve giderek bir demokrasiden sözetmenin zorlaşması, Avrupalıları da yakından ilgilendiriyor, çünkü sanıldığı gibi sadece Avrupa Türkiye'yi etkilemiyor, Türkiye de Avrupa'yı etkiliyor ve bu etki şimdi hiç de iç açıcı değil. 34'üncü kitabını "Kirlenen Demokrasi"ye ayıran araştırmacı gazeteci Jürgen Roth da, Türkiye ile yapılan mültecilerin geri gönderilmesi anlaşmasını "reel politika adına demokrasinin iğfal edilmesi" olarak niteliyor ve 11 milyon Ürdün ve Lübnan 3 milyon mültecilerden korkmazken, 800 milyonluk Avrupa'nın iki milyon mülteciden korkmasına isyan ediyor. Daha 1948'de Carlo Schmidt, insan haysiyeti için demokrasinin gerekliliğini cesurca savunmak gerektiğini ve bu cesaretin, "demokrasiyi araç olarak kullananlara tolerans göstermeyerek" ifade edilmek zorunda olunduğunu yazıyordu.
    Roth, demokrasinin kirli pazarlıklarla, yolsuzluklarla, mafyalaşmayla kirlenişi üzerinde durduğu kitabında, Macaristan'ın totaliter lideri Viktor Orban'ın "Otoriter Demokrasi" anlayışına da değiniyor. Macar liderin anladığı demokrasi anlayışına Çin, Rusya, Hindistan, Singapur ve Türkiye'yi örnek vermesi de ayrı bir talihsizlik elbette. Roth, herşeyin düzeleceğine olan umudunun da sınırına gelmiş Avrupalı entelektüellerden biri. Karamsar kitabında geniş yer ayırdığı NATO üyesi Türkiye'yi "Avrupa'yı biricik kılan bütün değerleri çiğnemek"le suçluyor. Bu değerler Aydınlanma, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığ ve siyasi dürüstlük diye özetlenebilir. "Acı gerçeğin" umutların önüne geçtiği bir atmosferde yaşıyoruz. Mülteci akınından bu yana yükselen aşırı sağcılık ve Avrupa'da Müslümanlara karşı toleransın hızla azalması, demokrasinin insancıl yanını kaybetmeye ve bozulmaya başladığı görüntüsü, Avrupalı entelektüellerin kimyasını bozmuş görünüyor.
    Demokrasinin sorunları, demokrasinin anavatanı Avrupa'da önemli bir tartışma konusu. Parlamenter demokrasinin günümüze has sorunlarla başa çıkmakta zorlanması, kalıcı köklü çözüm üreten siyasi kararlar alamaması, kriz dönemlerinde demokrasinin kalitesinin düşmesiyle bir araya gelince ortaya oldukça karanlık bir tablo çıkıyor. Ama umutlar tükenmiş değil. Mesela İsviçre’de vatandaşların oylarıyla yönetime doğrudan katıldığı demokratik bir sistem kullanılıyor, Fransa da ona benzeyen doğrudan-demokratık bir anket sistemi üzerinde çalışıyor. Jürgen Roth da "Umudum tükenseydi bu kitabı yazmazdım" diyor zaten. Sağ popülizmin yıkıcılığına karşı umudun serpilip gelişmesini sağlamak lazım, bunun için de demokrasiyi yükseltmek ve demokratların her yerde birbiriyle dayanışması önemli.

* Christine Huth-Hildebrandt, Prof. Dr., Frankfurt Üniversitesi sosyoloji bölümü

Kıyamet'e çare bulmak

İklimlerin modernleşme çağıyla birlikte insan eliyle bozulmakta olduğunun "keşfinden" beri, insanoğlunun gene insan eliyle kurtulabileceği tasarrufu sonucu yeni bir çağ doğdu: "İnsan Çağı".
Daha önce Yeryüzü, doğanın çeşitli şekillerde etkimesiyle değişen bir yerdi. İlk kez insanoğlunun yaşam tarzıyla Yeryüzü, değişmeye başladı. Artık insan, sahiden de bu gezegenin geleceğine hükmediyor ve bugünün üretim-tüketim sistemiyle, hiç bir önlem almadan aynen yamaya devam ettiği takdirde Dünyada herhangi bir gelecek perspektifine sahip bulunmuyor.
İklimlerin yaşama uygunsuz hale gelmeye başlamasını önlemek, şu anda insanoğlunun bir numaralı sorunu olmaya devam ediyor ve çareler bulunuyor, -ama felsefi bir soru gündemde: İnsanoğlu, doğanın doğal dengesiyle yapay bir şekilde oynayarak onu yeniden yaşanabilir normlar seviyesine çekebilir mi, yoksa böyle dışarıdan müdahaleler herşeyin çok daha kötüleşmesine mi yol açar? Bu sorunun yanıtı henüz havada, ama ben, yapay müdahalelerin tehlikeli olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
İklimlerin çöküş tehlikesine yıllarca dikkat çekerek bu konuda boşuna çözüm aramış kişilerden biri olarak, insanların genel yaşam tarzlarının bugünden yarına değişmesinin ne kadar zor olduğunu söylememe izin verin. Bu yüzden tekniğin devreye girip, bazı "değişmez" koşulların doğaya zararını minimize eden radikal girişimlerde bulunmaları desteklenmeli midir? Bu soruya yanıt vermeden önce, kısaca yeni yöntemlerden sözetmeliyiz.
1. İklimlerin bozulmasında bir numaralı sorun, doğanın oksijene çecviremeyeceği kadar karbondioksit üretilmesi (Fabrikalar, arabalar vs.). Oksijene dönüştürülemeyen CO2 sera etkisi yaratıyor ve iklimlerin ısınmasını sağlıyor. Gidişat Kıyamet. Bunun önlenmesi için iklim konferansları düzenleniyor ve ülkelerden, CO2 üretiminin düşürülmesini taahhüt etmeleri bekleniyor. Herkes, bunun imkansız olduğunu biliyor. Kapitalist Yaşam Biçimini değiştirmeden, CO2 sorununu çözmek mümkün değil.
2. Kapitalist yaşam biçiminin değişmesini beklemek insanlığın sonu demek olabileceğinden, insanoğlu yaşam biçimini gönüllü olarak değiştirinceye kadar, bazı teknik yöntemlerle iklimlerin çöküşünü durdurmanın -hatta belki gidişatı tersine çevirmenin- yöntemleri konusunda oldukça önemli adımlar atılmış durumda.
3. İzlanda'da, iklimlerin ısınmasını sağlayan CO2 fazlasının taşa dönüştürülmesini sağlayan bir yöntem bulundu. Bu yöntemde CO2 ve su karışımı birbuçuk kilometre yeraltındaki Basalt tabakasına verilerek yeraltına hapsediliyor, taşa dönüştürülmesi sağlanıyor. Yeryüzünde en büyük Basalt tabakası Hindistan'da ve Sibirya'da bulunuyor. Yani "Jeostratejik önemi olan ülkeler coğrafyası" denen şeyin, "petrol" konteksinden çıkarak yepyeni bir anlam ifade edebileceği çağların eşiğindeyiz.
4. Doğaya endüstri/arabalar aracılığıyla CO2 salınımının tamamen ortadan kaldırılması amacıyla İklim konferanslarında cidden düşünülen bilinçli kısıtlama çareleri yetersiz. Onun yerine, kutup bölgelerinde yaşayan diyatom türü mikroskopik algların çoğaltılması, önemli yöntemlerden biri. Malum olduğu üzere, yeryüzünde üretilen CO2'in yarısına yakınını ağaçlar ve Afrika'daki/Güney Amarika'daki tropikal ormanlar değil, okyanuslarda yaşayan mikroskobik bitkiler (algler) O2'ye dönüştürüyor. Algler çoğalmak için Demir'e (Fe) ihtiyaç duyuyor.
Yeni bir araştırma grubu, Kutupların çorak denizlerine Demiroksit dökerek algların hızla çoğalmasını sağladılar, bir ton demir oksidin döküldüğü bölgede alglerin nüfusu sadece üç haftada beş kat arttı. Tabii bu tür yöntemlerin doğal dengeleri bozması ihtimali şimdilik yok ama bu tehlike de var elbette.
5. Kanadalı mühendisler, CO2 gazından Dizel yakıt üretme yöntemi ile galiba Suudi Krallığının ipini çekmeye adaylar. Bu yöntem son derece önemli, çünkü elektrikle çalışan motorlar henüz yeterince geliştirilemedi çok ağırlar ve uçaklarda/gemilerde kullanılamıyorlar, ama CO2 gazından yapılan Dizeli kullanabilirler. Özellikle uçakların ürettiği CO2'in tutulup depolanması da üzerinde çalışılan konulardan. CO2'i Dizele dönüştürme işleminde yüksek miktarda elektrik kullanılıyor, ama elektrik üretimi yakın gelecekte bir numaralı desentral enerji üretmi anlayışının temelini oluşturacak. Kanadalılar, CO2'i Dizele çeviren "yapay ağaç"ın da mucidi. Şekli berbat ama işlevi inanılmaz.
6. İklimlerin ısınmasını izleyen bilim insanları 1992'de iklimin yarım derece soğumuş olmasına bakarak başka bir yöntem daha icad ettiler. 1991 yılında Filipinler'deki Pinatubo volkanı patlamış ve bölgede duman bulutlarının yoğunluğundan gündüz vakti gece olmuştu. Volkanın püskürttüğü kükürtlü kül yerin 30 kilometre üzerine çıkıp, Dünyanın dönüşüyle tüm yeryüzüne yayılmıştı. Kükürtdioksitin atmosferin üstünde sülfik asit kristalleri halinde minik aynalar işlevi görerek Güneş ışığını yansıtmaları sonucu dünyanın ısınması durdu ve durum bir yıldan uzun sürdü. Aynı işi bir uçak filosunun da yapabileceği düşünülüyor. Her yıl tekrarlanması gereken bir işlem...
Bu tür taşıma suyla değirmen döndürme yöntemleri, insanoğlunun kapitalizmden ve "modern tüketici" tipi yaşam biçiminden vazgeçmemesiyle ilgili bir durum. Bu uygulamaların en büyük riski, bu tür uygulamalara başlanmasının ardından siyasi bir kaos yaşanıp bu uygulamaların birden durması. Bu da Yeryüzündeki yaşamın tamamı üzerinde tam bir ısı şoku yaşanmasına neden olabilir -ki buna ne tür tepkiler verileceği henüz hayalin ufkun ötesinde bi yerde!
İnsan, daha azla yetinen, daha az lükse fit bir canlı olabilecek mi? Postkapitalizm sath-ı mahalline girdiğimiz ve yeryüzünün "İnsanlık çağı"nı yaşadığımız şu dönemde, en önemli soru bu. Soru, yanıtın yarısıdır. Ve buna da yanıtlar bulunacağı kesin, ama zaman çok önemli. Düşünen bilge insan "Homo Sapiens" acilen saksıyı çalıştırmak zorunda.

Öngörüleri kesinleştirmek ve geleceğe hazırlanmak

"Dibi görmemize daha var mı, ne dersiniz?"
"2033'de beklediğimiz güzel gönleri görür müyüz?"
"Laik Cumhuriyet yıkılır mı dersiniz?"

Son zamanda böyle sorulara daha sık muhatap oluyorum. Gelecek korkusu bir çok insanın hayatında elle tutulur somut bir hal aldı.
    Bu blogun altbaşlığı "İstanbul'dan Dünyaya ve geleceğe bakış", yani geleceği merak eden, kurgulamak ve kurmak isteyenlere de hitap ediyor. Ama gelecek hangi ölçülere kadar tahmin edilebilir -yapılan tahminlerin doğruluk oranı nedir, ne olabilir?
    Dünyanın artık gözle görülür bir transformasyon dönemine girdiğini, kurumlarının ve sisteminin temellerinden sarsılmakta olduğunu biliyoruz. Henüz hiç bir şey yerine oturmadığı için olayların nasıl gelişeceği, bu karanlık yolun "tam olarak" nereye çıkacağını bilmiyoruz, bazı tahminlerimiz var elbette -ama herkes bilmek, daha kesin tahminler okumak istiyor. ABD'ye yapılan 11 Eylül 2001 saldırılarını kimse öngörememişti. Bu olayın önemli ayrıntıları (hatta gerçekte kimler tarafından yapıldığı) meçhul. 2008 küresel kategorik sistem krizinin gelişini tahmin edebilenlerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyor. Bilgi denizinde yüzülen internet devrinde insanların bu kadar kör olması, -daha doğrusu doğru öngörüler yapanların önemli kurumlarla ilişkisinin olmaması büyük dezavantaj, çünkü çok isabetli tahminler yapanlar da var. Bu yazı, onlarla ilgili. Ama önce böyle doğru öngörüler yapması beklenen "uzmanlar" hakkında bir çift söz:
    Gelecek tahminleri konusunda yirmi yıl muazzam bir çalışma yürüten ünlü Psikoloji profesörü Philip Tetlock 2005'de "Expert Political Judgment" adlı kitabında bu konudaki tesbitlerini ve bulgularını yazmıştı. 284 kelli-felli okumuş-yazmış siyasi yorumcunun 82.361 gelecek tahminlerinin ne kadarının doğru çıktığını inceleyen Tetlock, bu öngörülerin çıkma oranının, konularla ilgilenen amatörlerinkinden farkının olmadığını -yani tesadüflerden ibaret ve sıfırın biraz üzerinde gezindiğini- belgelemiş. Bu konudaki bir sözünü alıntılamadan edemeyeceğim: "Maymunları bir hedef tahtasının önüne oklarla yalnız bıraksanız, onların hedefi vurma ihtimali ne kadarsa, uzmanlarımızın doğru tahmin yapma olasılığı da o kadar". Ama insanlığın tahmin kapasitesi "uzmanlar"la sınırlı değil. Mesela P.M. Dergisi'nin Nisan sayısında konu hakkında yayınlanan bir yazıda, Amerikan gizli servislerinin öngörülerinin çıkma ihtimalinin yüzde 30 olduğu, bu oranı da bizzat bu gizli servislerin tesbit ettiği yazıyor.
    Günümüzün bu önemli zorunluluğundan yola çıkarak sorumuzu soralım: Öngörülerinin doğru çıkma ihtimali yüksek olanlar var mı, varsa bunlar kim?
    11 Eylül El Kaide saldırısından dilleri yanan Amerikalılar, doğru gelecek öngörüleri yapanları tesbit etmek için "Intelligence Advanced Research Projects Activity" (IAPRA) adı altında 28.000 kişinin katıldığı bir çalışma yapmışlar, öngörüleriyle sıradan insanlardan profesörlere kadar bir dizi insan araştırmaya denek olarak katılmış ve bu insanlar arasından, öngörüleri en çok doğru çıkanları seçmişler. Bu araştırma sayesinde, bu insanların nasıl tipler olduklarını biliyoruz:
    Hiç biri her hangi bir konunun uzmanı değil. İdeoloji ve din konusunda herhangi bir bağnazlıkları yok. Hepsi çok meraklı, yani ilgi alanları çok geniş, her konuda az buçuk bilgisi olan tipler. Tek konuda derinlemesine bilgi sahibi değiller, çok yönlüler. Hepsi yaratıcı yanı olan ve sürekli öğrenen insanlar, üstelik başkalarının fikirlerine açıklar, farklı fikirleri dinlemesini biliyorlar. Hepsi, kendi hatalarını kabul edebilen, kendini eleştirebilen, hatalarını düzeltebilen ve konulara önyargısız yaklaşabilen kişiler -ancak bu şartlar altında doğru tahminlerde bulunabiliyorlar ve bunun için de sofistike yöntemlere başvurmayıp, bildiğiniz Google'i kullanıyorlar, olayların tarihi arka planını araştırıyorlar, benzer olaylarla kıyaslıyorlar falan...
    Derginin yazdığı kadarıyla IAPRA bu insanlardan Dünyada 200 kişi tesbit etmiş ve bunların 8 tim halinde örgütlenmelerini sağlamış. Bu kişlere öyle hava-cıva sorular sormuyorlar. "Suriye'de barış olur mu, olursa ne zaman?" gibi yeri-süresi belirli kesin soruları yanıtlamaları isteniyor ve yaptıkları tahminlerden onda dokuzunun çıktığı söyleniyor. Şimdi benim sorum:
    Türkiye'deki gelişmeler konusunda böyle objektif ve yerinde öngörülerde bulunanabilecek insanlar -bilimsel bir çalışma sonucu- tesbit edilemez mi? Türkiye'de de bal gibi böyle bir grup oluşturulabilir -hatta bu anonim, twitter/facebook üzerinden bile yapılabilir. Tabii burada samimiyet ve konulara tarafsız bakabilmek çok önemli, zira insanlar kendi beklentilerini de rahatlıkla "öngörü" gibi sunabiliyorlar. Diğer önemli konu, tahmin için sorulacak sorular ve onların formülasyonu, -zira iyi bir soru cevabın yarısıdır.

Jürgen Roth ile birlikte Türkiye ve Avrupa'da "Kirli demokrasi"

Türkiye hakkında okuduğum ilk Almanca kitabın yazarı Jürgen Roth. Almanya'nın en önemli araştırmacı gazetecilerinden biri. Liseden sonra eğitimini yarıda bırakmış ve 1968'de Almanya'yı terkedip Türkiye'ye gelmiş. Türkiye'de uyanan Sol bilince, kendi deyimiyle "gençlerin köylerde bile, Marksist-Leninist gruplarda örgütlenmelerine" İzmir ve Ege'de şahit olmuş, Bodrum'da yaşamış. Yaklaşık bir yıl yaşadığı Türkiye'den bahsederken heyecanlanıyor, ülkemize eleştirel bir sevgiyle yaklaşıyor. İşte o dönemde Brigitte Heinrich ile birlikte 1973'de, benim okuduğum ilk Almanca Türkiye kitabını yazmış: "Partner Türkei - oder Folter für die Freiheit des Westens" (Ortağımız Türkiye - veya Batı'nın özgürlüğü adına işkence).
    Kırmızı kapaklı sarı sırtlı küçük puntolarla basılmış ikiyüz sayfaya yakın bir kitap. Üzerinde kırmızı tonlarda bir tank ve Türk bayrakları. 1971 askeri darbesinin deli boğalarına kıpkırmızı dalgalanan sert ve net bir kitap. Kitabı "Aktuell" serisinden yayınlayan Rowohlt yayınları, ben bu kitabı okuduktan sonra favori yayınevim olmuştu ve Berlin'deki kütüphanemde aynı seriden diğer güncel kitaplardan oluşan bir rafım vardı. Türkiye hakkında konuşurken keyifle piposunu yakıyor ve misafir olduğum evinde Türkiye hakkındaki yorumlarımı dikkatle dinliyor.
    Jürgen Roth 1976'da yeniden Türkiye'ye geldiğinde dönemin öğrenci olayları atmosferinde, en büyük devrimci gençlik örgütü Dev Yol çevresini tanımış, sonra Uluslararası Af Örgütü'nün isteğiyle Güneydoğu'ya, yani Karl May'ın deyimiyle "Vahşi Kürdistan'a" gitmiş. Bu yolculuğundan da ikinci Türkiye kitabı, "Geographie der Unterdrückten - Kurden" (Ezilenlerin Coğrafyası - Kürtler) çıkmış. Kitap gene aynı yayınevinden, ama kırmızı kapaklı "güncel" sorunlar dizisinden çıkmadığından gözümden kaçmış olmalı.
    Jürgen Roth'un doğrudan Türkiye'yi ve Kürtleri konu alan dört kitabı var. 34'üncü son kitabında da, Avrupa için önemli bir yer olan Türkiye'ye yer ayırmış: "Schmutzige Demokratie" (Kirli Demokrasi). Kitabını yayına girmeden önce bana gönderme nezaketinde bulundu ve kitabını piyasaya çıkmadan önce okumaya başladım. Bu benim için büyük bir onur elbette. Eleştirel keskin bir dile sahip araştırmacı gazeteci Jürgen Roth, benim yaşayan idollerimden biridir, diğer idolüm Uğur Mumcu'yu tanıdığını ve ona büyük saygı duyduğunu da anlattı. Bir dizi tesadüf sonucu onunla tanışmak, geçen ay onunla Frankfurt'da ikinci kez sohbet etmek çok güzeldi. Roth yeni kitabında, Avrupa'da demokrasinin altını oyanlara, demokrasiyi kullananlara ve demokrasinin rafa kaldırılmasına göz yumanlara ve mesela mültecilerden kurtulmak adına Avrupa değerlerinin Türkiye'deki islamcı diktatörlüğe satılmasına bodoslama dalıyor.
    Kitap, Papa Franciscus'un 6 Mayıs 2016'da, "İnsan Haklarının, Demokrasi ve Özgürlüklerin savunucusu hümanist Avrupa, sana ne oldu?" sorusuyla başlıyor. Roth, Avrupa'da Müslümanlara ve mültecilere karşı yükselen Sağcı tepkinin ruh sağlığını bozduğunu anlatarak başladığı kitabında demokrasinin nasıl dejenere olduğunu, uzmanı olduğu yolsuzluk dosyaları ve Avrupa siyasetindeki mafyalaşma eğilimlerine değinerek anlatıyor. Kitapta mesela Macaristan hakkında uzunca bir bölüm var.
    Demokrasi sadece bir yönetim şeklinin adı değil elbette. İnsani yanı ihmal edilmiş, dayanışmayan insanların demokrasisi, ruhunu yitirmiş bir demokrasidir ve Roth tam da buna karşı çıkıyor. Jürgen Roth, birzamanlar Afrika'ya, Latinamerika'ya, Asya'ya ihraç edilen değerler arasında yer alan Demokrasinin, Türkiye gibi totaliter ülkelere -reel politika adına- verdiği tavizlerle kirlenip bozulduğunu söylüyor.
    Kitabın benim için dikkat çekici diğer bir yanı, Türkiye'de demokrasinin bozulup sona ermekte olduğu aşamada, Avrupa'ya nasıl kötü bir etkide bulunduğu. Avrupa'daki Sağ popülizmin yükselmesinde, Türkiye'de her gün dört bir cihana ayar veren sert söylemin rolü tartışılmaz. Türkiye'nin etkisi, rüzgar ekmek. Sonuç, Avrupa'daki Müslümanlara ve mültecilere karşı dozu gün geçtikçe artan bir fırtına.
    Kitap, çok sayıda olayı yap boz şeklinde işleyip, bütüne tamamlıyor ve demokrasinin bozulmasına karşı yüksek öfke potansiyeli barındırıyor. Tabii Türkiye'nin yöneticileri dahil hiç kimseye yumuşak davranmadığı da açık. Roth, Demokrasiyi yok etmek için demokrasinin kullanılmasına öfkeli. Avrupa'daki demokrasi geleneğinin kendiliğinden oluşmadığını ve uzun bir mücadele sonucu elde edildiğini unutmayalım ve kökünde insan sevgisinin olmadığı bir demokrasinin şekilsel bir demokrasiden öteye gidemeyeceği gerçeğini bir kenara yazmamıza gerek yok. Olanca karamsarlığına rağmen Jürgen Roth bunu kitabında yazmış. Onunla yeni sohbetler ve yeni konularda buluşmak üzere...